Sakin ol

 

      Genç bir baba, küçük oğlunun arabasını kaldırımda sürerken, bebek arabadan inmek istiyor, oyuncaklarını yola atıyor, sonra da avazı çıktığı kadar bağırıp babasından oyuncaklarını geri istiyordu

 

 

Çaresiz genç baba ise oyuncakları atılan yerden alıp, tozunu toprağını temizliyor ve çocuğuna veriyordu. Ama bebek oyuncakları alır almaz yeniden yere fırlatıyordu. Genç baba sakin bir sesle: "Sakin ol Bernard. Kendine hakim ol oğlum!" diye söylenip duruyordu. Uzaktan olanları izleyen bir kadın bu genç babayı tebrik etmek için yanlarına geldi.

- Siz çocuklarla nasıl anlaşılacağını çok iyi kavramışsınız. Tebrik ederim, dedi. Ve çocuğa doğru eğilerek konuştu:

- Demek bu afacanın adı Bernard öyle mi?

Genç baba cevapladı:

- Hayır. Onun adı Andre. Bernard benim

Devamını Oku
Telgrafın Telleri

 

 

             Soğuk bir kış gecesi komşumun kapısının yumruklanmasıyla uyandım. Komşumun uykusunun ağır olduğunu bildiğimden, yatağımdan kalkarak kapıyı açınca postacıyla karşılaştım. “Nedir bu gürültü?” der gibisinden adamın suratına bakınca:

 

 



“Acil bir telgraf efendim.” Dedi. “Komşunuzu uyandırmalıyım.”

Postacı ve ben komşum uyanıncaya kadar kapıyı yumrukladık. Sonunda komşum, uyku sersemi bir halde kapıyı açtığında postacı ona telgrafı uzatarak:

“ Norman Hummon’a telgraf.” Dedi.

İşte o an komşumun bana sert sert bakışını hiç unutmayacağım. Çünkü telgraf banaydı.

Ben Norman Hummon

Devamını Oku
Parmakla Fetih

 

Napolyon Bonapart ve kurmayları geride bıraktıkları muharebenin analizini yapmaktadırlar ve bir kumandanı haritayı işaret ederek şöyle der;

 

 

 


Ben sizin yerinizde olsam önce şu küçük kasabaları alır oradan büyük şehirlere iner şurdan başkentlerini alarak büyük darbe vururdum

napolyonsa hiç istifini bozmadan cevabını verir;

oralar öyle parmakla alınsaydı, zaten alırdım.

Devamını Oku
Saz Şeytan İcadıdır

Anadolu'da ''saz şeytan icadıdır.'' söylemlerinin ayyuka çıktığı dönemler...

kadirli müftüsü ile kozan'ın imamı bir yol kenarında kendi aralarında sohbet etmektedir. uzaktan da sırtında sazı, altında eşeği ile karacaoğlan geliyordur. tam karacaoğlan yanlarında geçerken, kadirli müftüsü ''işte

cehennemi bunlar dolduracak. çalıp çağırmaktan başka işleri yok.'' der. bunun üzerine karacaoğlan eşeğinden iner ve eşeği dövmeye başlar. zaten karacaoğlan'a kin duyan mollalar olayı görünce ayağa kalkar, ''hayvanın suçu ne de dövüyorsun?'' diye karacaoğlan'ı azarlarlar. muz ortayı iyi kesen karacaoğlan da ''çok kızdım ona; yol boyunca tartışıpdurduk. ben 'gel sen de benim gibi saz çal çağır' diyorum, o 'olmaz. ben ya kadirli'ye müftü olacağım ya da kozan'a imam olacağım.' diyor.'' der.

Devamını Oku
Kapak Olsun

Bir bayan gazetecinin, amerikalı general cosgrove ile yaptığı röportajda yediği ayar buna hayli şık bir örnek olur kanımca.

bayan gazeteci: peki general cosgrove, üssünüzü ziyaret ettiklerinde bu genç çocuklara neler öğreteceksiniz?
general cosgrove: onlara tırmanmayı, kano yapmayı, okçuluğu ve ateş etmeyi öğreteceğiz.


bayan gazeteci: ateş etmek! bu sizce de biraz sorumsuzca değil mi?
general cosgrove: buna bir sebep göremiyorum, atış sahasında yeterince iyi yetiştirilecekler.
bayan gazeteci: bunun çocuklara öğretilebilecek çok tehlikeli bir aktivite olduğuna katılmıyor musunuz?
general cosgrove: onlara herhangi bir ateşli silaha dokunmadan önce uygun silah disiplinini öğreteceğiz.
bayan gazeteci: fakat onları vahşi katiller olacak şekilde teçhizatlandırıyorsunuz.
general cosgrove: pekala bayan, siz de fahişe olacak şekilde teçhizatlandırılmışsınız ancak değilsinizdir, değil mi?

 

Devamını Oku
Uss Abraham Lincoln Deniz Fenerine Karşı
 
        Aşağıdaki konuşmalar Deniz Navigasyon kanalı 106'dan Finisterra / Galicia tarafından kayıt edilmiştir.

ispanyollar:
"Burasi A-853, carpışmadan kaçınmak için lütfen rotanızı 15 derece güneye çevirin. Su anda 25 deniz mili uzaklıktasınız ve tam üzerimize doğru gelmektesiniz"

USS Lincoln:
"Asıl siz kendi rotanizi 15 derece kuzeye çevirin"

ispanyollar:
"Negatif! Tekrarlıyoruz, rotanızı 15 derece güneye çevirin"

USS Lincoln:
"Sizinle ABD gemisinin kaptanı konusuyor, kendi rotanızı derhal 15 derece kuzeye çevirin!"


 

ispanyollar:
"Önerinizi makul ve mümkün bulmuyoruz. Bize çarpmak istemiyorsaniz 15 derece güneye çevirin"

USS Lincoln : (Sesini yükselterek)
"Sizinle ABD deniz filosunun ikinci büyük gemisi USS Lincoln'un kaptanı Richard James Howard konusuyor, beraberimizde iki kruvazor, avci uçakları, dört denizaltı var. Ayrica bizi hücum botlar destekliyor. Size TAVSİYE etmiyorum, EMREDİYORUM ! Rotanızı 15 derece kuzeye çevirin, aksi taktirde filomuzun emniyeti için gereken tedbiri alacagız! Derhal rotamizdan çekilin gidin!

ispanyollar:
"Sizinle Juan Manuel Salas Alcantara konuşuyor, burada
iki kisiyiz. Beraberimizde bir köpek, akşam yemeğimiz, iki şise bira
ve bir de kanaryamız var. Kanarya şu anda uyuyor. Ayrica bizi radyo istasyonu Cadena Dial de La Coruna" destekliyor. Şu anda İspanya'nın Finisterra Galicia kıyısında ve A-853 numarali deniz fenerinde olduğumuzu göz önüne aldığımızdan burdan hiç bir yere gitmeye niyetimiz olmadığını söyleyelim. Deniz fenerimizin İspanya'daki deniz fenerleri arasında büyüklük açısından kaçıncı sirada oldugu konusunda hiç bir fikrimiz yok. Kayalık sahillerimize kafadan geçirmek üzere yönlenmiş boktan geminizin emniyeti için istediğiniz tedbiri alabilirsiniz. Ama yinede israrla tavsiye ediyoruz rotanızı 15 derece güneye çevirin.

USS Lincoln:
Okey, anlaşıldı. Tesekkürler....

Devamını Oku
Üç Zarf

Şirketin durumu iyi gitmemektedir ve artık patronların genel müdürü değiştirmekten başka çaresi kalmamıştır.

eski ve yeni genel müdür bir araya gelmişlerdir ve oturur sohbet etmeye başlarlar. eski genel müdür:

"-Ben bu şirketi düzlüğe çıkaramadım, umarım sen başarırsın. ama olur ya, işler yine iyi gitmez ise,Sekreterliğe 3 zarf bıraktım Bana bir söz
vermeni istiyorum.Zamanı gelmenden zarfların hepsini birden açmak yok ama olurda açmak zorunda kalırsan önce bir numaralı zarfı açarsın. işler yine iyi gitmez ise iki numaralı zarfta sıra. o da olmaz ise, artık üç numaralı zarfı açmaktan başka yol yok."

teşekkür eder ye
ni genel müdür ve ayrılırlar.

 

bir zaman sonra şirkette işler düzelmez ve daha kötüye gitmeye başlar, yeni genel müdür hemen zarfları hatırlar. gider 1 numaralı zarfı alır ve açar. okudukları heyecanlandırır:

Eski yönetimi kötüle!

"akıllı adammış." der yeni genel müdür.

Gerçekten de,Toplantıda işlerin iyi gitmemesinden dolayı eski yönetimi suçlar ağzına geleni söyler durur.Yönetim gerçekten de ikna olmuştur Zaman tanıyıp işleri yoluna koyması için süre verilir.Fakat günler geçer, haftalar geçer, işler daha da sarpa sarar.Yönetim Tekrar bir toplantı ister aklına 2 numaralı zarf gelir. o da yeni genel müdürü heyecanlandırır:

Organizasyonu değiştir!

Toplantıda sorunun Organizasyonun yanlışlığı sebebiyle düzgün yürümediğini bazı değişikliklerin şart olduğunu söyler.Yeni genel müdür hemen raporlama müdürü ile finansman müdürünün yerlerini değiştirir, bölge sorumlularının ikisini merkeze alır, beş kişiyi de işten çıkarır. ama ortada düzelen bir durum yoktur. gün geçtikçe işler daha da kötüye gitmektedir. artık son zarfa gelmiştir sıra. yeni genel müdür bir kere daha heyecanla çekmecesini açar, zarfı çıkarır, açar ve okur:

Hemen sen de 3 yeni zarf hazırla!

Devamını Oku
Babam Beni İzliyor

Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç, babasıyla birlikte yaşıyordu. Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı. Genç, okulun futbol takımındaydı. Takımdaydı ama, ufak-tefek yapısı ve tecrübesizliği nedeniyle hocası ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu. Bu yüzden, her maçta yedek kulübesinde oturuyordu. Buna rağmen, babası hiçbir maçı kaçırmaz ve hep ayağa kalkıp tezahürat yapardı.

Liseye girdiğinde sınıfının en sıska öğrencisiydi gencimiz. Fakat babası onu hep futbol oynamaya teşvik etti; bununla birlikte, istemezse oynamayabileceğini de belirtti. Delikanlı futbolu seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi. Her idmanda elinden geleni yapıyor ve takımın as oyuncularından bir olmaya çalışıyordu. Bütün lise hayatı boyunca hiçbir idmanı veya maçı kaçırmadı. Ama sürekli yedek kulübesinde oturmaktan kurtulamadı. İnançlı babası her zaman ki gibi tribünlerde yerini alıyor ve oğlunu destekleyici tezahüratlarda bulunmaya devam ediyordu.


Genç, üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz tuttu, ama yine de elinden geleni yaptı. Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden emin olsa da, bunu başardı. Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini, çünkü her idmanda yüreğini koyduğunu ve takımın diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti. Takıma girebildiği haberi onu o denli heyecanlandırdı ve sevindirdi ki, soluğu en yakın telefon kulübesinde aldı ve babasına müjdeyi verdi. Onun bu mutluluğunu paylaşan babası, kendisine maçların sezonluk biletlerini göndermesini istedi.

Üniversitedeki dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç, ne yazık ki hiçbir maçta oynayamadı. Futbol sezonunun sonlarına doğru, büyük bir eleme maçının idmanı için sahaya çıkmaya hazırlanan gencin yanına, elinde bir telgrafla antrenörü geldi. Delikanlı telgrafı okuyunca ölüm sessizliğine büründü. Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyleyebildi:

- ”Bu sabah babam ölmüş. İzninizle bugünkü idmana gelmesem?”. Hocası kolunu şefkatle omzuna doladı ve :

- “Bu hafta dinlen evlat” dedi,

- ”cumartesi günkü maça gelmeyi de aklından geçirme.”

Cumartesi geldi çattı, ama okul takımının durumu hiç de iyi değildi. Maçın sonlarına doğru, bir kişi soyunma odasına sessizce girdi, formasını ve futbol ayakkabılarını giyip saha sahanın kenarına çıktı. Babası ölen ufaklıktı bu! Antrenör ve oyuncular azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede tekrar aralarında görmekten dolayı son derece şaşırmışlardı.

Hocasının yanına giden genç:

- ”Lütfen izin verin oynayayım” dedi.

- ”Bugün oynamak zorundayım.” Hocası önce onu duymamış gibi davrandı. Böylesine zor bir eleme maçında takımın en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan olmadığını düşünüyordu. Ama genç o kadar ısrar etti ki, sonunda ona acıyan hocası razı oldu:

- ”Pekala oyuna girebilirsin.”

 

Gencin oyuna girmesinin üstünden çok geçmemişti ki, hem hoca, hem oyuncular, hem de maçı izleyenler gördüklerine inanamadılar. Daha önce hiç oynamamış olan bu meçhul ufaklığın her hareketi harika, attığı her pas isabetliydi. Karşı takım oyuncuları onu durduramıyordu. Koşuyor, pas veriyor, savunmaya yardım ediyor ve maçın yıldızı olarak parlıyordu. Sonunda, gencin takımı aradaki farkı kapattı, nihayet atılan bir golle de beraberliği yakaladı. Ve son saniyelerde ufaklık topu tek başına sürükleyip herkesi geçti ve galibiyet golünü attı. Maç bitmişti. Okulunun taraftarları sevinç çığlıkları atıyor, arkadaşları onu omuzlarında taşıyordu.

Seyirciler tribünü terk ettikten, oyuncular duşlarını alıp soyunma odasını boşalttıktan sonra, takımın hocası gencin köşede tek başına sessizce oturduğun fark etti. Yanına gidip:

- “Evlat, inanamıyorum. Bugün bir harikaydın” dedi.

- “Sana ne oldu,bunu nasıl yaptın,anlat bana! “

Genç hocasına baktı,gözlerine yaşlar doldu ve şöyle dedi:

- “Babamın öldüğünü biliyorsunuz.Peki onun gözlerinin görmediğini biliyor muydunuz?” Delikanlı zorlukla yutkundu,gülümsemeye çalıştı:

- ”Babam bütün maçlarıma geldi,çünkü görmediğim halde beni desteklemek istiyordu. Ve ilk defa bugün beni oynarken görebilirdi. Ben de bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim.

Devamını Oku
Askerin Eve Dönüşü

Bu, Vietnam’da savaşan ve sonunda evine dönecek olan John adında bir askerin hikayesidir. John evine gitmeden önce, San Francisco’da bulunan anne babasına telefon açtı.
- Sevgili anne ve babacıgım, sonunda eve geliyorum ama birşey sormak istiyorum. Bir arkadaşımı da beraber eve getirebilir miyim?

- Tabii ki
diye cevapladılar.
- Onunla tanışmaktan mutluluk duyarız.
- Ama bilmeniz gereken birşey var
diye John devam etti,
- O savaşta ağır yaralandı. Kara mayınına bastı ve kolu ile bacağını kaybetti. Başka gidecek hiçbir yeri yok. Onun bize gelmesini ve bizimle yaşamasını istiyorum.

 

- Bunu duyduğuma çok üzüldüm oğlum, belki kalacak başka bir yer bulması için ona yardımcı olabiliriz
- O hayır , onun bizimle yaşamasını istiyorum.
- Oğlum,
dedi babası
- sen ne istediğinin farkında değilsin. Böyle büyük bir sorunu olan birisi bizi çok rahatsız eder. Bizim kendi hayatımız var ve böyle farklılığa izin veremeyiz. Bence sen eve gelmeli ve bu çocuğu unutmalısın. O kendi yaşamını devam ettirmenin bir yolunu bulacaktır.
O andan sonra, John telefonu kapattı. Anne ve babası ondan başka bir söz duymadılar…
Birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının bir binadan düşerek öldüğünü söylediler. Polise göre intihardı. Anne ve baba telaşla uçağa binerek oğullarının teşhisini yapmak için San Francisco’daki teşhis morguna gittiler. John’u teşhis etmişlerdi. Ama gözleri fal taşı gibi açılarak…
Bilmedikleri birşeyi farkettiler. John un bir bacağı ve bir kolu yoktu…

Devamını Oku
Deniz Kızımı Olmak İstersiniz Balina mı?

Avustralya’da, bir spor salonunun camında bir reklam; zayıf ve bronz tenli bir kadın, hemen yanında şu yazıyor: “Bu yaz, denizkızı mı olmak istersiniz, yoksa bir balina mı? Afişteki mankenin fiziksel özelliklerinden çok uzak olan orta yaşlı bir kadın, spor salonunun reklamına sesli bir cevap veriyor: İlgilenenlere duyurulur,Balinaları arkadaşları asla yalnız bırakmazlar, yunuslar, deniz aslanları, meraklı insanlar.. Aktif bir cinsel yaşamları vardır, hamile kalır, sevimli bebek balinalar doğururlar. Denizde yüzer, oynarlar. Polinezya adalarının mercan kayalıkları gibi muhteşem yerleri görme şansına sahiptirler. Balinalar harika şarkı söylerler, CD’leri bile vardır.Bazı insanlar dışında, onlara zarar vermek isteyecek tek bir varlık yoktur.Dünyada herkesin sevdiği, koruduğu ve hayran kaldığı şahane hayvanlardır. Denizkızı?

Öncelikle, denizkızı diye birşey yoktur. Var olsalardı da kimlik karmaşası sebebiyle psikolog kapılarında sıra oluştururlardı. Balık mısın? İnsan mı? Cinsel hayatları yoktur. Yanlarına yaklaşan erkekleri öldürüyorlar, nasıl olabilir ki? hem, iyice bir bakın, gerekli donanım nerede?? E, sonuç olarak çocukları da olmaz. Zaten balık kokan bir kadını kim ister ki? Sonuç? Ben balina olmayı tercih ederim. Medya sadece zayıf insanların güzel olduğunu savunuyor ama ben çocuklarımla dondurma yemeyi, beni heyecanlandıran adamla güzel bir akşam yemeğinde sohbet etmeyi, arkadaşlarımla çikolata paylaşmayı çok seviyorum.Zamanla kilo alıyoruz; çünkü, kafamıza o kadar çok bilgi yüklüyoruz ki yer kalmıyor ve bedenimizin diğer bölümlerine yerleşmeye başlıyor. Yani, biz kilolu değiliz, inanılmaz kültürlü, eğitimli ve mutluyuz.Bugünden itibaren, aynaya bakıp da kalçamı gördüğümde, şunu düşüneceğim: “Allah’ım ne kadar da akıllıyım!”

Devamını Oku
Gençlik İşte
Dört üniversite öğrencisi.. Yurt odasında gece geç vakitlere kadar eğlenirler, ertesi günkü sınavı gençliklerine karşı planlanmış bir saldırı

olarak düşünürler. Ertesi gün de yüzlerini ve giysilerini olabildiğince kirletirler ve dekana çıkıp bir önceki gece bir düğüne gittiklerini, dönüş

yolunda arabanın lastiğinin patladığını, bütün yol boyunca arabayı itmek zorunda kaldıklarından sınava yetişemediklerini söylerler. Dekan da üç gün sonra sınavı alabileceklerini bildirir. Kafadarlar teşekkür edip üç gün sonra sınava gireceklerini söyleyip ayrılırlar. Sınav günü geldiğinde kendilerine bu sınavın özel bir sınav olduğu, her birinin ayrı ayrı odalarda sınava girecekleri açıklanır. Son üç günde iyi hazırlanmış olduklarından bunu önemsemezler. Sınav başlar; sınav 100 puanlık iki sorudan oluşmaktadır:

Soru 1: Adınız ve soyadınız (2 puan) 
Soru 2: Hangi lastik patladı? (98 puan) 
a) Ön sol 
b) Ön sağ 
c) Arka sol 
d) Arka sağ

Devamını Oku
İsraf Etmemek Lazım

Beş yaşında idim.Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.Bir tane yere düştü.Babaannem eğildi,
aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu .
Çocukluk iste,
-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.Aradan yıllar geçti.Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.Alain'in proposlarini okuyorum.Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım.Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu.
Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.


 

On dokuz yıl evveldi.Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim.Geceydi. Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.
Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur. 'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek.
Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.' Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş,hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir. .
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler. Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;
-Şu andan itibaren der,
-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden,pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...
*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla,
yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz? *Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
BİR ÇİVİ YÜZÜNDEN
BİR NAL KAYBEDİLDİ
BİR NAL YÜZÜNDEN
BİR AT KAYBEDİLDİ
BİR AT YÜZÜNDEN
BİR YİĞİT KAYBEDİLDİ
BİR YİĞİT YÜZÜNDEN
BİR MESAJ KAYBEDİLDİ
BİR MESAJ YÜZÜNDEN
BİR SAVAŞ KAYBEDİLDİ
BİR SAVAŞ YÜZÜNDEN
BİR DEVLET KAYBEDİLDİ

HEPSI BİR ÇİVİ YÜZÜNDEN ...

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

Devamını Oku
Neden Bana Değilde Polise

Ünlü güftekâr ve tamburî Osman Nihat Beyefendi çapkınlığı ile pek meşhurmuş. Ankara'da bulunduğu sıralarda güzel bir günde Kızılay'a doğru yürümekte iken hemen önü sıra da çok güzel endâmlı, alimli-çalımlı bir bayan yürüyormuş.


Osman Nihat Bey kadına biraz yaklaşarak başlamış dil dökmeye:

"-Aman Ya Rabbi! Ne güzel endamınız var! Şu belin inceliğine bakın. Ya sa
çların omuzlara dökülüşü."

 

Kadın omuzunun üzerinden arkasına söyle bir bakıp, kafasını çevirmiş ve de sinirli sinirli yoluna devam etmiş. Fakat Osman Nihat Bey kadının peşini bırakmamış ve dil dökmeye devam etmiş:

"-Bacaklarınızın güzelliği, keklik gibi sekisiniz ne de hoş... Sizinle birlikte olmak her halde hayata bedeldir..."

Ve daha neler ne dil dökmeler. .. Tam bu sırada Kızılay Meydanı' na yaklaşmışlar. Dört yol ağzına ve polisin olduğu yere geldiklerinde kadın bütün sinirli haliyle Osman Nihat Bey'e dönerek:

-Şimdi polise veririm!

Deyince: Osman Nihat, masumane bir tavır takınıp, ses tonunu yumuşatarak

- Aman hanımefendi, ben bir saattir yalvarıyorum. Niye polise?

Devamını Oku
Hitler Türkler Hakkında Ne demişti

Aslında Adolf hitler tarihin yazdığı gibi Çılgın Deli ve dengesiz birisimiydi? Tartışılır Çünkü tarih yenilenlerin kanlarıyla yenenler tarafından yazılmıştır [atk].
WW II Döneminde İngilizler perişan durumda ama yenilmemiş. Amerika henüz savaşa girmemiş.Dogudaki Alman sınırı Rusyaya kadar dayanmış Batıda Fransanın çok güvendiği Majino Hattı Alman sınırı boyunca olan hat 1 gecede panzerler tarafından geçilmiş hatta fransızlar bu hatta o kadar güvenirler ki hat içerisinde sinema ve havuzlarda yer almaktadır.Almaların hatta geçtiği gecenin sabahında direnemeyen korkak Fransız subaylarından bazıları ustlerini giyemediklerinden kıçı başı açık kaçtıkları bile anlatılmaktadır.sonuçta Fransa düşmüştür.Arnavutluk,Polonya,Çek cumhuriyeti sıra Yunanistana gelmiş İtalya cephe açmış ama Yunanlılar aylarca dayanıp İtalyanları yenilgiye uğratmıştır.

Ardından Yunanlılarla başa çıkamayacağını İtalyanlar işi Alman Askerine bırakır 3 hafta gibi kısa bir sürede tüm yunanistan işgal edilmiş Almalarla Türkler neredeyse Sınır komşusu olmuştur.O Dönemde Generalleri ile toplantı yapan führerin keyfi yerindedir.Haritalar açılmış yeni saldırının nereye yapılacağı konuşulmaktadır.
"kumandanlarından biri adolf hitler'e sorar : "türklere neden
saldırmıyoruz???"
bu soru üzerine hitler :
"türkler
öyle bir millettir ki, eğer saldırırsak tamamını yok etmemiz gerekir...
yoksa 1 tane bile hayatta bırakırsak, yeni bir devlet kurar ve intikamını alır...
ve bu gerçekleri görüp türklere saldırmaktan
korkan kişi dünya tarihinin en büyük barbarı denilen adolf hitlerdir üstelik anlatılanlara göre dengesiz ve çılgındır sizce .

Devamını Oku
Sevgi Emek İster

Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, evliliğin hiç de hayal ettikleri
gibi olmadığını anlamışlardı.Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi.
Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.Bir akşam oturup, ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler Her

ikisi de,
boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar.Erkek, “Aklıma bir fikir geldi”dedi.“Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da
büyürse ayrılmayı bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım.”Bu ilginç fikir eşinin da hoşuna gitti.Erkesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar
ve birlikte bahçeye diktiler.Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karşılaştılar.Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı

Devamını Oku
Evlatlık

Evleneli oniki yıl olmuştu. Çocuk sahibi olamamıştık.Tedavi için gittiğimiz doktorların hemen hepsi aşağı yukarı aynı şeyleri söylemişlerdi. Bu gerçekleri duymak eşim için de
benim için de her seferinde yıkım oluyordu.
“Çocuk sahibi olabilmeniz imkansız görünüyor”
Bu kelimelerin her tekrarlanışı umudumuzu iyice yitirmemize neden olmuştu.
-Neden evlatlık edinmiyoruz? dedim eşime
-Sahipsiz onca çocuk varken…
Belki de Tanrı onlardan birine sahip çıkmamızı istiyor.Ve belki de bu yüzden bir bebek sahibi olmamızı dilemiyor.Yetimhanede bebeklerin bulunduğu bölüme girer girmez, ilk onu gördüm. Ayaklarını havaya dikmiş,elleri ile onlara ulaşmaya çalışıyordu. Harukulade bir bebekti ve ben
ondan gözlerimi alamıyordum.-Bu… bunu kendimize evlat edinelim dedim.

 

Daha ilk bakışta ona karşı öylesi güçlü bir sevgi hissettim ki,sanki doğurduğum çocuğumu emanet bıraktığım bir yerden geri almak üzere gelmişim hissine kapıldım.Ancak yetimhane yetkilileri bu konuda beyazlar kadar şanslı olmadığımızı, zencilerin evlat edinebilmelerinin biraz
daha güç olduğunu söylemişlerdi.
-Ben bu bebek için sonuna kadar mücadele edeceğim.dedim eşime Oda zaten bu konuda en az benim kadar kararlıydı. O günden sonra, gerçekten de onun
için çok mücadele etmek zorunda kaldık.Bir çok araştırma, soruşturmaya tabi tutulduk.
Aylarca uğraştık ama sonunda onu bize verdiler.Kızımızın hayatımıza girmesi ile birlikte yuvamızın
tek eksiği de artık tamamlanmıştı. O harika bir bebekti.
Eşimle ben onun için çıldırıyorduk.Jacklyn okul çağına geldiğinde ona gerçeği anlattık.
Artık kendisinin öz anne ve babası olmadığımızı biliyordu.Bu gerçeği öğrenmiş olması onda tahmin ettiğimiz şoku yaratmadı. Küçücüktü fakat inanılmaz derecede olgun bir çocuktu. Birgün arkadaşı Laura’yla sohbetlerine tanık oldum. Sevgili kızımın o gün arkadaşına söylediği
sözler, benim hayatımda aldığım en güzel ödül oldu.
“Ben evlatlığım” dedi Jacklyn
Laura şaşkın bir ifade ile sordu;
“Evlatlık ne demek?”Küçük kızım şöyle yanıt verdi.
“Annenin karnında değil, yüreğinde büyümektir.”

Devamını Oku
Çorap

Bir zaman çok zengin bir adam, çocuklarına şöyle vasiyette bulunur:Ben ölüp yıkanınca, şu eski çoraplarımı ayağıma geçirin, ben bunlarla gömülmek istiyorum.Vakit saat gelir bu zengin vefat eder.Cenaze yıkandıktan sonra oğulları çorapları alıp getirirler:Babamızın vasiyeti var, şu eski çorapları ona giydireceğiz, derler.Cenazeyi yıkayan hoca efendi bunu katiyen kabul etmez.Bu sefer müftüye çıkarlar. O da Dinimizde böyle bir şey yok, deyip reddeder.

İster istemez, babalarının vasiyetinden vazgeçmek mecburiyetinde kalırlar.Cenazeyi defnedip kabirden evlerine dönünce komşularından biri elinde bir mektupla gelir.Babanız çok önceleri bu mektubu, bana vererek, benim cenazem gömülüp oğullarım eve dönünce kendilerine ver demişti, der.Mektubu açıp okuyunca, babalarının en son ibretli dersini şu ifadelerle verdiğini görürler:Evlatlarım, işte gördünüz; eski çoraplarımı bile götüremedim. Aklınızı başınıza alın. Ne yapacaksanız hayatta yapıp öbür tarafa götürün iş işten geçtikten sonra dövünmeyin.

Devamını Oku
Askıda Çorba

Babam Anlatmıştı Memuriyet döneminde 1982 eylül-ekim (1980 ler ama tarih net değil 1985 de olabilir)aylarında karadenize bölgesine yaptığı seyahati anlatırken(bu arada Trabzondu sanırım)Çok yorulmuştuk 4-5 saat yolculuk yapmıştık daha yolumuz vardı.Yanımdaki arkadaşa dedim ki

-Memet acıktım hem sırtım ağrıdı biraz mola verelim

Az ilerde dinlenme tesislerinden birine girmiştik.Kapıda Küçük bir kara tahta üzerinde askıda 1 adet çorba yazıyordu.Ne anlama geldiğini anlamamıştık.İçeri girip birer ezo gelin çorba sipariş ettik arkasından ben kuru(fasulye) ve pilav mehmet patates oturtması yedik ama bu süre içerisinde yan masadan biri şuradan üç çorba al biri askıda olsun dedi parayı uzattı.Yine birisi iki çorba biri askıda olsun dedi.Ne olduğunu anlamamıştık.dışardan soğun etkisi ile elini oğuşturarak yaşlı üstü başı biraz hırpani bir adam girdi.Kısık bir sesle ;

-Askıdan bir çorba veririmisin dedi.Lokantacı kenardaki masayı gösterdi

-Sen geç ben göndereceğim dedi

yaşlı adam bir tas çorba ile yaklaşık bir ekmeği yedi ve giderken
-Allah razı olsun hayırlı işler dedi para vermeden çıktı gitti.Biz mehmetle yemeği bitirmek üzereyken garson bir isteğiniz varmı? dedi.Bende

 


-Bu askı olayı nedir ?

-Abim bu civarda köyler var Çoğu fakir beş parasız.Şehre gitmek için bu soğuk havada ana yola kadar yürürler.Yoldan geçen otobüsler bunları para almadan şehre kadar götürür eğer otobüs geçmezse otostop yaparlar.Bir çoğuda bunları almaz soğukta sığına bilecekleri en yakın yer burası biraz aşağıdada bir tane bezinlik var.Biz elimziden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyoruz ama yeterli olmuyor aklımıza böyle bir fikir geldi şöförlerde bize destek oluyor bir nevi hayır işi abi

-Hmm güzelmiş bir askıda çorbada bize yaz hayrımız dokunsun !


Bunu babam o tarihte yaptığı yolculuğu anlatırken laf arasında anlatmıştı.Bir süre önce elime bir yazı geçti ki bu olay italyada geçiyor.Ve neredeyse aynısı çok şaşırdım bazı kişiler bunu bizim insanımız yapmaz sadece Avrupalı düşünür diyerek mi yazmıştır.Tam olarak bilmiyorum ama ben haliyle babamın anlatığı hikayeye inanıyor buradan paylaşıyorum yoruma açık olmak üzere diğer hikayeyi de aşağıda paylaşıyorum göreceğiniz üzere bizde paylaşılan şey çorba onlarda ise kahve imiş



Askıda Kahve

İtalya’da Venedik’in kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar’da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri barmene, “iki kahve, biri askıda!” dedi; iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti. Barmen de duvar üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı.Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da “Üç kahve, biri askıda” dediler; Üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Bermen “askı”ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu.
Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski-püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve Barmen’e “Askıdan bir kahve!” dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi, kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen’se, duvardaki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı.Bu günün sonunda, gözlerimizi yaşartan bir “İtalyan toplumsal terbiyesi” öğrendik: Bir Venedikli için yaşamsal olmasa da, kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır.Kahve içecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki kişiler, bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar; kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul edenler de daha huzurlu! Yardım eden ile alan arasında, bu cafe-bar’daki garson gibi köprü görevi yapan kişilerinse, güleryüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor. İçeri giren yoksul bir kişinin “Bana askıda kahve var mı?” diye sormasına gerek bırakmamak için, askıda kahve olduğunu belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görülebilen bir yere asmaksa, bu olgunun zarif bir bölümü…

Devamını Oku
Garson Ve Çocuk

Küçük çocuk büyük insan edasında pastaneden içeri girip masalardan birine oturdu. Cebinden parasını çıkartıp saymaya başladı. Garson kız küçük beyin oturduğu masaya yaklaştı.
-Evet; ne istiyorsun?
-Şey… Bir dilim pasta ne kadar
-20 sent
-Peki bir külah dondurma?..
-12 sent


Çocuk elindeki paraları tekrar saymaya başladığında garson kız ona çıkıştı
-Acele et, akşama kadar senin siparişini bekleyemem, ne istiyorsan çabuk söyle.. bir sürü müşteri var görmüyor musun?
-Tamam, bana bir külah dondurma lütfen.
Garson kız siparişi aldıktan sonra “Çattık yaa” diyerek uzaklaştı küçük çocuğun mamasından. Bir süre sonra da dondurmayı getirip çocuğun masasına sert ve kızgın
bir tavırla koyup gitti.
Çocuk dondurmasını yedikten sonra uzun bir süre garson kızın gelip hesabı almasını bekledi ama kız onunla hiç ilgilenmiyordu.
-Beni görmüyor mu acaba? diye geçirdi çocuk içinden. Sonra kalkıp kasaya gitti, yediği dondurmanın bedeli olan 12 senti ödeyip dükkandan çıktı. Bir süre sonra garson kız küçük beyin oturduğu masayı temizlerken servis tabağının altında 8 sentlik bahşişini buldu. Genç kızın, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı “Beni affet küçüğüm…” dedi “ne olur beni affet…”
Pişmanlıklarınızın daha az sayıda olmaları için;ön yargılarımızı bir kenara bırakalım

Devamını Oku
Keskin Sirke Küpüne Zarar

Bir zamanlar bir köyün ortasından bir nehir geçermiş. Öyle derinmiş, öyle hızla akarmış ki su kıyısına yaklaşmaya bile korkarmış insanlar.Köyün iki yakasında güzellikleriyle ve becerileriyle meşhur iki kadın yaşar ve birbirleriyle hiç geçinemezlermiş. Her gün giyinir kuşanır, feslerini takınır nehir kenarına gidip karşı kıyıdan birbirlerine laf yetiştirirlermiş. Kadınlardan biri bir gün çok hastalanmış. Eltisine “Benim kıyafetlerimi giy, fesimi de tak, nehir kıyısına git. Bugün beni göremezse kaçtım zanneder” demiş. Eltisini bir güzel giydirmiş ve göndermiş,Elti nehir kıyısına gidip beklemeye başlamış. Derken karşı kıyıdan ilk zehirli laf gelmiş. Elti cevap vermemiş. İkinci, üçüncü taarruz da cevapsız kalmış. Eltinin suskunluğu karşısında giderek daha çok bağıran karşı kıyıdaki kadın sinirden üstünü

başını paralamaya başlamış. Ne yapsa karşıdan ses gelmiyormuş. Sonunda öfkeden öyle delirmiş ki, “Sen kim oluyorsun da bana cevap vermiyorsun?” diyerek hışımla karşı kıyıya geçmek için kendini nehire atmış. Atmasıyla beraber azgın nehir suları kadını alıp götürmüş. Elti ayağını sürüye sürüye eve dönmüş. Hasta yatağında eltisinin eve dönmesini bekleyen kadın merakla sormuş “eeee” demiş “Ne oldu?” Elti başındaki fesi çıkarıp “seninki öldü” diye yanıt vermiş. “Nee” diye fırlamış yataktan kadın “Ben seni kavgamı sürdür diye gönderdim, sen düşmanımı mı öldürdün?”Eltisi kadına bakıp “Yok” demiş. “Onu ben öldürmedim, onu kendi öfkesi boğdu”

Devamını Oku
Örümcek Ağı
Dünya hayatında hep kötülük işleyen bir adamı ölünce cehennem kapısında bir melek karşıladı. Melek adama şöyle seslendi:
“Hayatta iken tek bir gün bile birisine iyilik yaptıysan buraya girmeyeceksin. ”
Günahkar adam uzun süre düşündükten sonra,bir keresinde ormanda gördüğü örümceği hatırladı.
Balta girmemiş ormanda yürürken önüne bir örümcek ağı çıkmıştı. Adam ağı bozmamak ve örümceği ezmemek için o gün yolunu değiştirmişti.Heyecan içinde o günü meleğe anlattı.Melek adama gülümsedi ve ardından elini şaklattı.Gökten bir örümcek ağı inmişti.Adam bu ağa tutunarak cennete girebilecekti.Adam neşe içinde ağa tırmanırken cehennemden bazıları da bu ağa tutunarak cennete gitmeye çalıştılar.Ama adam ağın o kadar çok insanı taşımayacağından

korkarak onları itmeye başladı.Tam o sırada ağ gerçekten koptu ve diğerleri ile birlikte adam da cehenneme düştü.
“Yazık” dedi melek.
“Bencilliğin, hayatında işlediğin tek iyiliği de kötülüğe dönüştürdü.O insanlara şefkat gösterebilseydin eğer,ağın herkesi taşıyabileceğini de görecektin.”

”YAŞAMIN ÖRÜMCEK AĞINI ÖREN İNSANIN KENDİSİ DEĞİLDİR.O, BU AĞDA SADECE BİR TELDİR VE BU AĞA YAPTIĞI KATKIYIASLINDA KENDİ YAŞAMINA YAPMAKTADIR….

Devamını Oku
Tüm Birimler Meşgul

Gerçek Bir Hikayedir:

Meridian, Mississippi'de oturan 82 yaşındaki George Phillips, yatmaya giderken, karısı George'a yatakodası penceresinden bakar
ak bahçedeki kulübenin ışığını açık bıraktığını söyler.

George arka kapıyı açıp ışığı kapatır fakat kulübenin içinde hırsızların saklandığını farkeder.
Hemen polisi arar ve durumu bildirir. Polis ona hırsızların evin içinde olup olmadığını sorar. Geroge 'Hayır.' der. Bunun üzerine polis 'Şu anda tüm birimler meşgul. Kapınızı kitleyin. Memurlardan biri müsait olduğunda yanınıza gelecektir.' der.


 

George 'Tamam.' der. Telefonu kapatır ve 30'a kadar sayar. Ardından tekrar polisi arar ve der ki 'Merhaba, Birkaç saniye önce bahçe kulübemde hırsızlar olduğunu bildirmek için aramıştım. Bu konu hakkında daha fazla endişelenmenize gerek kalmadı çünkü az önce hepsini vurdum.' ve telefonu
kapar.

Beş dakika içerisinde, altı polis arabası, bir SWAT Ekibi, bir Helikopter,iki itfaiye aracı, bir paramedik,ve bir Ambulans Phillips'lerin evindeydi ve hırsızlar suçüstü yakalanmışlardı.

Polislerden biri George'a, 'Yanılmıyorsam onları vurduğunu söylemiştin!' der.

George ise şöyle yanıtlar; 'Yanılmıyorsam tüm birimlerin meşgul olduğunu söylemiştiniz!'

Devamını Oku
Güzellik Ve Çizme

Eski Roma'nın ünlü generallerinden birinin eşi dünya güzeli bir kadınmış.
Kültürü, neşesi, ev sahibeliği üslubuyla benzeri güç bulunur bir "şahane kadın"
Boşanacakları haberi çıkmış,bütün Roma bu haberle çalkalanıyor.
Yakın arkadaşları bir cesaret konuyu açmışlar:
- Eşin Roma'nın en güzel, en beğenilen, gıpta edilen kadını, diye başlamışlar;
Lafı birbirinin ağzından alarak dakikalarca övdükten sonra,sözü şu suale getirmişler.
Nasıl olur da ondan ayrılmayı düşünebilirsin?

 

General bacağını uzatarak:
- Çizmemi beğendiniz mi önce onu söyleyin bana, demiş.
- Çok güzel!
- Tay derisinden yapılmıştır. Sicilya'nın en marifetli çizmecisi tarafından, kendi eliyle,benim için yapılmıştır. Bir benzerini bütün Roma'da bulamazsınız.
- Belli, demiş arkadaşları. Benzersiz derken de haklısın. Ama bunun, bizim sualimizle ne alakası var?
Arkadaşlarının merakını iki kelimeyle gidermiş general:
- Ayağımı sıkıyor....
'İnsanda güzel olan yüzdür,yüzde güzel olan gözdür ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür'.....

Devamını Oku
Mevlevi İle Bektaşi

Günün birinde yolu bir dergâha düsen kendi halinde bir adam, dergâhta, bir Mevlevi ile bir Bektaşi''nin sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler.
Erenler başlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya, her biri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışır.
Adam bir yandan onları dinlerken, bir yandan da gözleri onların giysilerine takılır.
Mevlevi'nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir, hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil, elleri de kapatmaktadır.
Bektaşi’nin kıyafetinde ise tam tersi bir durum vardır.
Elbisenin kolu daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için, eller ta bileklere kadar açıktır.
Bu duruma hayret eden adam, sebebini öğrenmek ister.

 

Büyük merakla, önce Mevlevi'ye sorar:
"Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun; bunun özel bir sebebi varmı?"
Mevlevi hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır.

İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır, sonra ellerini birleştirerek kollarını daire sekline getirir ve şöyle der:
"Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız."
Yanıttan oldukça hoşnut olan adam ayni merakla bu kez Bektaşi''ye döner:
"Peki ya siz, pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa?
Siz insanların günahları ve ayıplarını örtmez misiniz?"
Bektaşi kendi kollarına bakar, birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der:
"Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur.
Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz."

ÖZETLE:
Seveceksen öylece sev.

Ne kusursuz insan ara, ne de insanda kusur.
Birincisini zaten bulamazsın, ikincisinde ise, bulduğun her kusur, öğrendiğin her ayıp sahibini değil, seni çirkinleştirir. Her ikisi de seni mutsuz eder. Birincisini bulamadığın için, ikincisini ise bulduğun için mutsuz olursun...

Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler. Mevlâna

Devamını Oku
Selahattin Pınardan Bir Anı

Rahmetli bestekar Selahattin Pınar bir yandan beste yaparken diğer taraftan üç-beş kuruş kazanmak için bazı zengin çocuklarına musiki dersi verirdi.''

Öğrencilerden biri bir gün,

- ''Hocam, sabahları aç karnına çiğ yumurta içmenin sesime çok faydası varmış. Ben bir haftadır bunu yapıyorum. Sesimdeki değişikliği fark ettiniz mi?'' diye sorar.
Selahattin Pınar,

 


- ''Oğlum, der.. İç... Hiçbir zararı yoktur!'' Bir süre sonra oğlan,

- ''Hocam, annem de çiğ yumurta sayesinde sesimin çok güzelleştiğini söyledi. Siz de farkındasınız, elbette..'' Selahattin Pınar çaresiz...Bet sesli oğlanı atsa olmayacak, ekmek parası...


-''Oğlum.. der. Yumurtanın zararı yoktur... içebilirsin...
Bir gün çocuk yine aynı mevzuyu açınca artık dayanamayan büyük usta patlar

-''Ulan, eşşekoğlu eşek... der. Yumurtada keramet olsaydı, tavuk götü bülbül gibi öterdi!''

Devamını Oku
Atatürk Zamanında Dış Siyasetimiz

Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor :
Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir’de geçireceği ilk geceyi yaşıyordu.

Mustafa Kemal Pasa İzmir'de ilk gecesini çalışarak geçirdi. Zengin bir
sofra hazırlandığı halde ufak tefekle karnını doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı.

Ertesi sabah erkenden uyandık. Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik.
Vali, İngiliz konsolosu ile konuşuyordu.

Biz gelince vali ayağa kalktı ve konsolos ile Mustafa Kemal Paşa’yı tanıştırdı. Konsolos iyi Türkçe biliyordu.

Pasa valiye sordu:
"Konu nedir ?"

Vali anlattı:
"Sayın konsolos, İngiliz tebası vatandaşlarla Rum ve ermeni azınlığın güven altında olup olmadığından endişeleniyorlar. Ben kendilerine herkesin güven altında olduğunu bildirdim".

Mustafa Kemal Pasa konsolosun türkçe bildiğini biliyordu, buna rağmen kendisine valiyi muhatap aldı:
"Ee, peki daha ne istiyormuş ?"

Bu soruya konsolos türkçe cevap verdi:
"Tebamız için hükümetinizden yazılı teminat istiyorum !"

Pasa:
-"Ne yani, Yunanlılar zamanında siz tebanızı daha emniyette mi görüyordunuz ?"

Konsolos kasılarak:
-"Evet" dedi, "Yunanlılar buradayken tebamızı daha emniyette görüyorduk."
-"Öyleyse buyurun, tebanızla birlikte Yunanistan'a gidin, efendim !"

Konsolos sinirlenerek sesini yükseltti:
-"Yani majestelerimin hükümetine savaş mı açıyorsunuz ?"

Pasa:
-"Siz kiminle neyi konuştuğunuzu biliyor musunuz? Ben Millet Meclisinin başkanı ve Türk orduları başkomutanıyım. Savaş açmaya da barış yapmaya da tam yetkiliyim. Peki siz kimsiniz ?! Hükümetiniz
adına savaş ve barış görüşmeleri yapmaya yetkili misiniz? Böyle bir yetkiniz varsa görüselim. Yoksa (eliyle kapıyı gösterdi) buyurunuz dışarıya, efendim !.. "

Konsolos, Mustafa Kemal Paşa’nın son sözleri üzerine sapsarı kesildi ve tek bir kelime söylemeden kapıdan çıktı gitti.

Mustafa Kemal Pasa, adamın arkasından valiye dondu:
-"Bunlara yüz vermeyin vali bey! Bir donanma önünde pısacak, bir blöf karşısında yelkenleri suya indirecek bir devletçik sanıyorlar bizi! Küstahlık derecesine bakın, bana 'savaş mı açıyorsunuz ?' diye soruyor. Barut kokan bir odada adamın sorduğu şeye bak !.. Savaş halinde değiliz sanki !"
Birkaç saat sonra, İngiliz donanması komutanı hükümet konağının kapısından girerek Mustafa Kemal Paşa’nın odasına yöneldi. Nazik fakat öfkeli bir hali vardı. Ruşen Eşref kendisine ne istediğini sordu.
-"Başkomutan Mustafa Kemal Pasa ile görüşmek istiyorum !.."
Birlikte odaya girdiler, kapı kapandı.

Amiral:
-"Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak içtenlikle kutlarım. Çanakkale’deki başarınızı rastlantıya borçlu olmadığınız kanıtlandı böylece. Büyük bir askerle tanıştığım için
memnunum." diyerek övgüler yağdırmaya başladı.

Pasa, bıkkın bir ifadeyle:
-"Bunları geçin amiral. Çok isimiz var. Asil konuya gelin" dedi..

Amiral bu tavır karşısında bocalayarak konuya girdi:
-"İzmir’de tebamız ve sizin azınlıklarınız Ermeniler, Rumlar var. Yeni askeri yönetim altında bu insanların statüsü nedir? Güvende midirler ?"
-"Hiç kuskunuz olmasın amiral. Tebanız ve azınlıklar hükümetimizin koruması altındadır. Suç islemeyenler, kendilerini güvende sayabilirler"
-"Peki suç isleyenler ?"
-"Suç isleyenler sayın amiral, muhtemelen sizin ülkenizde de olduğu gibi, adaletin huzuruna çıkar. Suçlu olanlar, cezalarını çekerler."
-"Fakat Pasa Hazretleri, fevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan cesaret alan Rumlar şımarıklık yapmış olabilir. Bugün bu insanlar yerli halkın düşmanlığı ile yüz yüzedirler. Ermenilerin biliyorsunuz büyük bir bolumu göçe zorlandı ve önemli bir bölümü hayatlarını kaybetti. Bu ruh haliyle Yunan ordusu ile işbirliği yapmış, bazı Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler. Bunlar, fevkalade günlerin olaylarıdır, bağışlanması, hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kişiler halkın husumetine bırakılacak olursa, bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır !.."

Son cümleye kadar amirali sakince dinleyen Mustafa Kemal Pasa,"dünyanın koparacağı gürültü" ile tehdit edilince amiralin sözünü kesti:
-"Üstünlük pozunuzu derhal bir kenara koyunuz amiral! Milletleri tehdit etmekten de vazgeçiniz. İngiltere ve müttefiklerinin kıyamet koparıp koparmayacağını düşünmem bile! Bunlar memleketin dâhili isleridir ve de sizin bu islere karışmanıza müsaade etmem. Majestelerinin devleti bizim azınlıklarla uğraşmaktan vazgeçsin. Kim ki bize saygı beslemez, biz den de saygı beklemeye hakkı olmaz"

Amiralin yüzü bembeyaz oldu:
-"İngiliz hükümetinin tebasini her yerde koruma hakkı devletler hukuku teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz..."

Pasa:
-"Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen cesetlerini herhalde görmüş olmalısınız. Ordumuz asayişi sağlamıştır. İzmir limanını donanmanıza kapatıyorum. İsterseniz, tebanizi gemilerinize doldurabilirsiniz. Donanmanızın en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum !"

Sert sözler karşısında amiral ne yapacağını şaşırdı:
-"İngiltere’ye savaş mi acıyorsunuz ?"

Pasa:
-"Savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr antlaşmasının halen yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırtıp attık bile. Karşımda serbestçe oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz! Fakat nezaketimizi kötüye kullanmanıza müsaade edemem. Su anda hukuken "barış antlaşması yapmamış" iki devletiz. Savaş hukuku halen yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size tekrar ve son defa ihtar ediyorum !..."
Bir balmumu heykeline döndü amiral....

Sert adımlarla girdiği Mustafa Kemal Paşa’nın odasında oturduğu sandalyede küçüldükçe küçüldü ve sonunda kekeleyerek:
"- Affedersiniz !" dedi, yerlere kadar eğilerek geri geri kapıya gidip dışarı çıktı.

Olay kısa sure içinde şehirde duyuldu...
İngiliz ve Fransızlar kendi uyruklarını gemilere bindirmeye başladılar.
Birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler...

Bu olay akıllara bedevi hikayesini getirmekte o hikayede söyledir.

Bedevi İle Devesi:

Bir bedevi, devesinin üstünde ve kızgın güneşin altında çölde yol almaktadır. Birden ufuk çizgisi kararır, kuşlar uçuşarak kaçar, çöl mutlak bir sessizliğe bürünür.

Tecrübeli bedevi, bu belirtilerin, şiddetli bir kum fırtınasının habercisi olduğunu anlar. Hemen devesini çökertir, üzerinden iner. Heybeden çıkardığı sağlam bir kazığı kumlara çakar ve devesini bu kazığa bağlar.

Sonra diğer heybeden, katlanmış parçalar halinde çıkardığı küçük çadırı alelacele kurup içine girer ve kapı örtüsünü her iliğinden düğümler. Son düğümü henüz atmıştır ki, kara bulutlar bölgeye gelir ve fırtına patlar. Küçük çadır sökülecekmiş gibi sallanmakta, rüzgârın savurduğu kumlar, neredeyse delip geçecek hızda çadır yüzeyinde çarpmaktadır.
Vücuduna saplanan her kum tanesinin verdiği acı büyük olduğu için deve dile gelir:
“Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa başımı çadıra sokmama izin verir misin?”
Dışarıda bulunmanın zorluğunu iyi ilen bedevi zavallı devenin bu dileğini kabul eder ve:
“Peki, başını çadıra sokabilirsin” diyerek kapıyı bağlayan düğümleri açar. Durmak bir yana, fırtına daha da artarak gemi azıya alır. Deve, sahibine tekrar yalvarır:

“Efendi, derimin en ince olduğu yer boynumdur ve şu an çok acıyor. İzin ver, boynumu da çadıra sokayım.”
Bedevi biraz tereddüt eder ama bu isteğe de peki der.

Fırtına sanki sonsuza kadar sürecek gibidir. Deve bu kez, daha acıklı bir sesle yalvarır:

“Efendi, ne olur, hörgücümü de çadıra sokmama izin ver.”

Bedevi bu son isteği de kerhen kabul eder. Ancak, hörgücün de içeri girmesiyle, küçücük çadırda, artık kımıldayacak yer kalmamıştır. Bu duruma bedeviden önce deve tepki gösterir:

Efendi, bu çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıkıp, başının çaresine baksan...”

* * *

Lider kimdir? Lider, devenin başını dahi çadıra sokmasına izin vermeyen insandır Ki O da Atatürkten başkası olamaz

Devamını Oku
Büyük Ustanın Hesabı
                                         Televizyonlarda ayıla bayıla izlediğimiz muhteşem yüzyıl döneminde Büyük Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın ve büyük aşk'ı Hürrem Sultan'ın bir kız çocukları gelir Dünyaya.

Efsane bir aşk'ın meyvesidir bu çocuk ve bu yüzden belki efsane aşkların en emeline nail olanına, en masalsı olanına ithafen ismi
Mihrimah konur. Mihr-ü Mah Farsça da "Güneş + Ay" demektir.

Zaman hızla geçmiş Mihrimah Sultan büyümüş 17 yaşına gelmiştir ki o zamanlar için evlendirilmesi uygun olan bir yaştadır. İki talibi olur, biri Diyarbakır valisi Rüstem Paşa'dır, diğeri ise saray'ın baş mimarı Mimar Sinan...

Padişah biricik kızını Rüstem Paşa ile evlendirir.Üzerinden yıllar geçer Sinanda artık evlenmiş ve 50 yaşına gelmiş ama bilinen odur ki Mihrimah Sultan'a deliler gibi aşıktır.

Mimar Sinan o derece derin bir tutku ile aşık olduğu Mihrimah Sultan'a kavuşamamıştır, fakat o'na olan aşkını olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.



İstanbul'un en güzel yerlerinden birine, Üsküdar'a, Mihrimah Sultan adına bir cami yapması istenir kendisinden. 1540 yılında inşa etmeye başladığı cami'yi 1548 yılında tamamlar. Cami inşa edilirken bir yandan kendi aşkını anlatır hiç şüphesiz ve eserine sanki "eteklerini giymiş bir kadın" ın dış-çizgilerini verir.

Bahsi geçen bu cami 2 Minareli olup,padişah fermanı ile yaptırılan bir eserdir, ama Sinan'ın söyleyecekleri bununla bitmemiş olacak ki...



Bu eserden 14 yıl sonra o güne kadar ilk defa, padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı'da surların yakınına, pek kimsenin ilgilenmediği ıssız, yalnız ama İstanbul'un en yüksek tepesi olan bir yere, sanki aşkının gizli, ıssız ve yalnızlığını ama bir o kadar büyüklüğünü haykırmak istermişcesine ikinci bir eser yapmaya koyulur... Mihrimah Sultan'a.

Derler ki; cami Mihrimah Sultan'ın o duru, gösterişsiz ve bir o kadar asil güzelliğine istinaden küçücüktür ve sadece 38 mt bir minareye sahiptir. Bir adet incecik kubbesinin üzerindeki 161 pencere ise iç güzelliğinin ne kadar aydınlık ve berrak olduğunu temsil eder; bu sayede gün ışığının her köşede adeta dans ettiği kadınsı edalı. (O tarihte bu açıklıktaki ve bu kalınlıktaki bir kubbeye o kadar pencere, dünya üzerinde sadece Mimar Sinan tarafından yapılabilirdi. )

Cami içindeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki upuzun işlemelerde de Mihrimah Sultan'ın o güzel ayak topuklarını döven,upuzun saçları tasvir edilmiştir.

Ve yine denir ki, Mihrimah Sultan'ın toplumdaki konumu iki minareli cami yaptırmaya yetmesine rağmen, yalnızlığını simgelemesi anlamında tek minareli yapılmıştır bu cami.

Ama Sinan aşk'ını öyle sihirli bir tılsımla mühürlemiştir ki, bu sırra erene aşkolsun! Şaşırmamak,o sevdaların naifliğine imrenmemek elde değil. Sinan Usta'nın aşk'ının vesikasıdır sanki...

İki caminin de yerleri özenle seçilmiştir: Güneşin doğum ve batım yerleri tespit edilerek yapılmış camilerdir.

Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Camii'ni ve Üsküdar'daki Mihrimah Camii'ni aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin.
Günbatımında (elbette, yılın sadece bir gününde ki, o gün 21 Mart (AyTakvimi ile Mart 9'u) günüdür; yani gece ile gündüzün uzunluğunun birbirine eşit olduğu gündür.

Ve tabii daha ilginç yanı, o günün Mihrimah Sultan'ın doğum günü olmasıdır! Mihrimah Sultan bir Nevruz günü doğmuştur.

Göreceğiniz muhteşem manzara şudur: Edirnekapı Camii'nin tek minaresinin arkasından tepsi gibi kıpkırmızı güneş
batarken, Üsküdar'daki camiin minareleri arasından ay doğar!

Mihr ü Mah = Güneş ve Ay

Bu nasıl bir hesaplamadır, nasıl bir hesaplaşmadır, nasıl bir güzellik anlayışıdır?



Aşağıdaki linkte haberide mevcut:

Haber linki

Mihriman Sultan, zamanını, adına yaptırılan iki büyük caminin yapımıyla geçirdi. Bunlar Üsküdar’daki, etek giymiş bir hanım görünümündeki Mihrimah Sultan Camii ve gün ışığının her köşede adeta dans ettiği kadınsı edalı Edirnekapı Camii’leriydi. (Mihrimah Sultan’ın statüsü iki minareli cami yaptırmaya yetmesine rağmen, bu caminin yalnızlığını simgelemesi anlamında tek minareli yapıldığı söylenmiştir.)
Mimar Sinan, Mihrimah için, en uygun yerlere en uygun camiyi, padişahın izni ve emriyle, dünya üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir sihirli simetriyle yaptı.
Üsküdar’daki cami ve külliye, İstanbul’un “yedinci tepesi”nin en yüksek noktasında inşa edildi.
Edirnekapı’daki ise, Sinan’ın, Mihrimah Sultan’a olan aşkını tasvir ettiği cami olarak rivayet edilir. Caminin kubbesi, dışarıdan bakıldığında, tüm ihtişamıyla tek başına yükselmektedir. Minaresi sadece bir tanedir. Mimar Sinan’ın camiyi gözden uzakta, ilgiyi çekmeyecek bir yerde inşa ettirmesi, Mihrimah Sultan’a duyduğu gizli aşkın bir ifadesi, bir yansıması olarak yorumlanmasına sebep olmuştur. Edirnekapı’daki cami, 1999 depreminde hasar görmüş ve onarıma alınmıştı.

Camilerin sırrı
Mihrimah Sultan Camii ile Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’ni aynı anda görebileceğiniz bir yer tespit edin. Günbatımında (elbette, yılın sadece bir gününde) göreceğiniz muhteşem manzara şudur: Edirnekapı Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş batarken, Üsküdar’daki caminin minareleri arasından ay doğmaktadır. Mihr ü mâh, Farsça güneş ve ay anlamına gelmektedir.

Devamını Oku
Bahçıvan Bernard Shaw

İrlanda asıllı İngiliz yazar Bernard Shaw, ihtiyarlık yıllarında evinin bahçesiyle çokça uğraşıyordu. Bir gün karısını ziyarete gelen yaşlı bir hanım, onu elinde çapa, iki büklüm görünce tanıyamadı. Gözlüklerini düzelttikten sonra:
"Günaydın bahçıvan efendi," dedi.
"Siz Shaw'ların yanında ne zamandan beri çalışıyorsunuz?"
"Kendimi bildim bileli…"
"Verdikleri ücret sizi geçindiriyor mu?"

"Yalnız yiyeceğimi veriyorlar."

Yaşlı kadın, bahçıvanın bu hâline acımış olacak ki:
"Eğer benimle çalışırsanız, size yiyecek ve giyecekle birlikte yeterli aylık da verebilirim" diye bir teklifte bulundu.

Bernard Shaw:
"Teşekkür ederim, bayan. Ne yazık ki ben, Bayan Shaw'a ömür boyu bağlıyım" diyerek bu teklifi geri çevirdi.

Yaşlı bayan biraz da kızarak:
"Ama bu tutsaklıktan, kölelikten başka bir şey değil…" dedi.

Bernard Shaw ise, gülerek:
"Hayır sayın bayan" dedi. Biz buna 'evlilik' diyoruz."

Devamını Oku
Babamı Koru

Genç adam, evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plâstik pencereler yaygınlaşınca, ahşap olanlara rağbet azaldı. Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş, biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca, yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukların harçlığına katardı. Adam, bir gün çalışırken, elektrik kesildi. Ve

Genç adam, evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plâstik pencereler yaygınlaşınca, ahşap olanlara rağbet azaldı. Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş, biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca, yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukların harçlığına katardı. Adam, bir gün çalışırken, elektrik kesildi. Ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi, o akşam üzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kalmayı sevmezdi. Planyayı yağladı, talaşları süpürdü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken, sigortaya göz attı.Eğer yanılmıyorsa, bu iş normal değildi. Biri gelip sigortayı kapatmış olmalıydı.
Şalteri kaldırınca, atölye aydınlandı. Tahminleri doğru çıkmıştı ama, bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese, böyle bir şaka yapılmazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu.İşe koyulduğunda, yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu, evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada, babasını karşısında bulmuştu.Adam, on yaşına gelmiş bir çocuğun böyle bir haylazlığını affedemezdi. Bütün günü, onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa, ses çıkartmazdı. Ama tekrarlaması, hangi yönden bakılırsa bakılsın, büyük hataydı. Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiliği içindi. Belki vurduğu tokat, serseri olmasını engellerdi.Adam, oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra, eşine dert yanarak:
- Bu çocuğun, okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım!.. dedi. Eğer serbest bırakırsak, başımıza büyük dertler açacak!..Adam, bir süre düşündü. Sonunda da en kolay yolu buldu. Oğlunun hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde, arkadaşlarına ait ip ucu olmalıydı. Eşi istemese de, ona kulak asmadı ve çocuğunun günlüğünü okumaya başladı.Oğlu, en son sayfada:“Bu gece kötü bir rüya gördüm!..” yazmıştı. “Atölyede çalışırken, babamı elektrik çarpıyordu. Allah’ım onu koru!.. Ben elimden geleni yapacağım!..

Devamını Oku
Ben Hiçkimseyim

Yavuz sultan selim mısıra girerken herkes ayakta alkışlayarak yollara güller dökerek şehre girişini kutluyorlardı.Bostancılar ise halkın arasına dizilmiş taşkınlık yapmalarını engeliyor uygunsuz davranışları uyararak.Bir nevi polislik(askeri olduğundan jandarmaya daha yakın birliktir.) yaparak emniyeti sağlıyorlardı.Yavuza yakınlığıyla bilinen bir

bostancı halkın arasında gezerek eksiklere sorunlara bakarken yaşlıca ve aksakallı bir dedeye yaklaştı pala bıyığını sıvazlayarak
-Be adam sen neden ? halka karışıp cihan padişahını ayakta karşılamyorsun?da burada oturuyorsun? diye sertçe sorar.Adam ses etmez .
-Hööt üstelik bende o cihan padişahının bostancısıyım kalk dedim ya be adam der.Adam
-Evladım sen kendin diyorsun bostancıyım diye benim rütbem daha büyük der.Bostancı şaşkın bir halde
-Senin rütben nedir ki? be adam.
-Ben hiç kimseyim der.Adam gülerek
-Hiç kimse mi? o nasıl birşey?Adam yanına oturmasını işaret eder meraklanan bostancı oturur. dinlemeye başlar.
-Söyle bakalım sen bostancı sonra ne olacaksın?
-Eğer şansım yaver giderse üç beş seneye kadar bostancı başı(emniyet müdürü) olurum.İstanbula gönderilirim.
-Sonra peki
-Eğer kendimi göstere bilirsem yayabaşı(birlik komutanı) olarak yeniçeri komutanı(Ordu komutanı) olurum.
-Sonra
-Beş on sene seferde şehit olmazsam kale komutanı(askeri il komutanı validen sonra gelir.) olarak bir kaleye atanırım.
-Sonra ne olursun?
-Yeniçeri ağası(Genel kurmay başkanı)
-Sonra
-Beyler beyi(vali),Eğer rumeli beyler beyi(eyalet valisi) olursam sonrasında vezirliğe(bakan) yükselebilirim.
-Sonra be evlat be olursun?
-Başveziriazam(başbakan) olurum.Sonra emekli olup bir köşeme çekilebilirim.
-Sonra ne olacaksın?
-Hiç dedi bostancı.
-Gördünmü? dedi yaşlı adam ben şimdiden bir hiçim senin benim makamına gelebilmen için daha yıllar geçmesi gerekiyor.Bostancı oturduğu yerden kalkamadı ve uzun süre düşündü.Ne oldum değil ne olacağım demek gerekiyor

Devamını Oku
Çatlak Testi

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük testi ile
su taşırmış. Sağlam olan testi her seferinde ırmaktan efendisinin evine ulaşan uzun yolu
dolu olarak tamamlarken, çatlak testi içine konan suyun sadece yarısını eve


ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde
efendisinin evine 1,5 testi su götürebilmiş. Sağlam testi başarısından gurur duyarken,
zavallı çatlak testi görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç
duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak testi ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:
“İki yıldır çatlağımdan su sızdırdığımdan dolayı görevimin yarısını yerine getirebildiğim
için kendimden utanıyor ve senden özür diliyorum.” demiş.
Sucu şöyle demiş:
“Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.” Gerçekten
de tepeyi tırmanırken patikanın bir kenarındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat
yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine
sucudan özür dilemiş. Sucu testiye sormuş:
“Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer testinin tarafında hiç çiçek
olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan
yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan
dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronun
sofrasını süsledim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşamayacaktı.”
Farkinda olmadan bazen büyük olaylara sebebiyet veririz birisi omuzunuza dokunmadan bunu fark etmeyyiz.Bu sayede yaratıcının planı herzaman başarıya ulaşır.Hiç bir şey ziyan olmadan diğer bir canlıya hayat veririr.Kusur gibi gördüğünüz eksikliklerinizi ilerde avantaj olarak kullanabilirsiniz.

Devamını Oku
Elmasın Değerini Kuyumcu Bilir

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister.
Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: "Oğlum" der,"Bunu al, önüne gelen esnafa göster,kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.



Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar.

İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar.
Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.
İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der "benim semerlere iyi süs olur.Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm."
En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm."
Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: "Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim." Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler.

Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.

Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?"

Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık" diye cevap verir.

Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir."
Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadır

Sen, değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin.
Ama ne yapayım ki kendi değerini blmiyorsun.
Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir.(Mevlana)

Devamını Oku
Eğitim Şart

Bir gün ormandaki hayvanlar bir araya gelip 'Eğitim şart' dediler ve okul açmaya karar verdiler.
Bir tavşan, bir kuş, bir sincap, bir balık ve yılan balığı yönetim kurulunu oluşturdu.
Tavşan, müfredatta koşmanın bulunmasını istedi. Kuş uçmanın dahil olmasını, balık yüzmenin dahil olmasını istedi

 ve sincap da ağaca tırmanmanın ve toprak kazmanın mutlaka zorunlu dersler arasında olması gerektiğini söyledi.
Bütün bunları bir araya getirip bir müfredat yaptılar ve bütün hayvanların

 

 

 

bu dersleri görmesini istediler.Tavşan koşu dersinden A alıyor olmasına rağmen, ağaca tırmanmak onun için
çok ciddi bir sorundu. Sürekli kafa üstü düşüyordu. Bir süre sonra beyni hasar gördü ve eskisi gibi koşamadı. Artık koşuda A almak yerine, C alıyordu. Ve tabii, ağaca tırmanmada ise her zaman zayıf alıyordu. Kuş, uçmada çok başarılıydı, ama sıra toprak kazmaya geldiği zaman, o kadar başarılı değildi. Sürekli gagasını ve kanatlarını kırıyordu.Bir süre sonra toprak kazma notu hala F olmasına rağmen, uçma notu C' ye düşmüştü. O da ağaca tırmanmada çok zorlanıyordu. Balık, yüzmede mükemmeldi ama ne ağaca tırmanabiliyor ne de koşabiliyordu. Ne zaman bunları yapmaya kalkışsa ölecek gibi oluyordu. Sonunda yüzgeçleri zarar gördü ve artık

yüzmeyi bile yarım yamalak yapar oldu.Sonuçta sınıf birincisi olan hayvan her şeyi yarım yapabilen, geri zekalı
yılan balığı oldu. Ancak eğitimciler çok mutluydu, çünkü herkes bütündersleri görüyordu. Ve buna 'geniş tabanlı eğitim sistemi' dediler


 

Devamını Oku
Hayat Çizgisi

Güneydoğu Asya’da büyük bir inşaat firmasında çalışan Amerikalı mühendis işi gereği şantiyeden şantiyeye dolaşıyordu.
Yine bir gün çok uzaktaki bir inşaata gitmek üzereyken onu götürecek olan kamyon şoförü birden bire elini tutup

 

 

 avucunu inceleyerek “ Uzun bir hayat çizginiz var.” Dedi. Mühendis oldukça eski olan kamyona binerken şoföre sordu: Hayat çizgime neden baktınız?

Şoför yokuş aşağı, keskin bir virajı dönerken cevap verdi: Frenler tutmuyor da!



Reader’s Digestdan
Devamını Oku
Mutluluk Satın Almak

Kıyafetinden hayli varlıklı bir aileden geldiği belli küçük kız , avucundaki para destesini sımsıkı tutarak rafları inceliyordu . Burası kentin en büyük oyuncak mağazası idi . Aranan herşeyin bulunduğu bitmez tükenmez raf koridorlarının bulunduğu mağazalardan işte ... Nihayet durdu . Muhteşem bir bebekti bu ... Dünya güzeli yüzlü ve

 ipek kadife elbiseli muhteşem bir bebek. Babasına döndü , işaret etti. " Avucumdaki para yeter mi ? ."
Babasını başı ile evetledi . Bebeği kucakladı ve koridor boyu kasaya doğru yürüdü ve tam bu sırada tıpkı kendisi gibi, babası ile alışverişe çıkmış bir küçük çocuk gördü . Kısa pantalonluydu. Gömleği iyice eskimişti. Çocuğun elinde birkaç lira vardı. Raftaki oyunlardan birinin önünde heyecanla durdu . " İşte istediğim bu baba " diye çığlık attı , avcunu gösterdi "Yeter mi ? .. "
Babasının gözleri önüne doğru eğilirken , başı "Yetmez " işareti verdi . Çocuk avucundaki paraya baktı .
Oyunu rafa yerine koydu . Babasının elini tuttu ve koridorun ucuna doğru yürüdü ... Boyama kitaplarının olduğu rafa ... Küçük kız kucağındaki bebeğe bir daha baktı . Sonra çocuğun seçtiği oyuna döndü .. Bebeği götürüp yerine koydu . Oyunu eline aldı. "Yeterli param var mı baba " dedi ..
Babası gene evetledi . Kasaya gittiler , parayı ödediler Küçük kız , kasadaki adama bir şeyler fısıldadı .
Küçük kız ve babası geriye çekilip beklemeye beklemeye başladılar . Az sonra oğlan ve babası , ellerinde bir boyama kitabı ile kasaya geldiler. Kasiyer " Kutlarım sizi " diye bağırdı ... " Bugünün bininci müşterisi olarak bir armağan kazandınız.." Ve oyun kutusunu küçüğe uzattı. "Harika " diye çığlık attı oğlan. "Baba, bu benim en çok istediğim şeydi biliyorsun ... " Baba oğul , sevinç içinde dükkanı terk ederken , içeride kalan baba:
" Ne kadar cömertsin kızım " dedi ...
" Bu iyi davranışının sebebi nedir? ... "
" Baba ... Annemle birlikte bana bu parayı verdikten sonra 'Seni en
çok mutlu edecek şeyi al' demediniz mi ?... "
" Tabii öyle dedik , canım!... "
" Ben de aynen öyle yaptım baba .. Şu anda ne kadar mutlu olduğumu biliyor musun ?... "

Devamını Oku
Sevdiklerinize Vakit Ayırabilmek

Bir gün, çocuğum doğdu. O dünyaya geldiğinde, yetişmem gereken uçaklar ve ödenmesi gereken faturalarla meşguldüm.
Ben uzaklardayken yürümeyi öğrendi. Konuşmayı da öyle.
Ve biraz büyüdüğünde, “Senin gibi olmak istiyorum baba” demeye başladı. “Ben de büyüyünce senin gibi olacağım.”

iş yerine telefon açıp, “Baba, eve ne zaman geleceksin?” diye sorardı ikide bir.
“Ne zaman geleceğimi bilmiyorum oğlum. Ama geldiğimde birlikte güzel bir vakit geçireceğimizden emin olabilirsin.” Yıllar öylece geçip gitti.
Oğlum on yaşına geldi.
Ona güzel bir top aldım.
“Top için teşekkürler baba!” dedi, “Haydi oynayalım.”
“Bu hafta sonu tamamlamam gereken işler var” dedim. “Bugün olmaz, haftaya, tamam mı?”
“Tamam” dedi, fakat yüzündeki gülümseme eksilmedi.
“Büyüyünce baba” dedi, “ben de senin gibi olmak istiyorum.”
Yıllar öylece geç
ip gitti.
Oğlum önce ilkokuldan, sonra liseden, sonra üniversiteden mezun oldu.
Bu durumda, başka birçok baba gibi, benim de söylemem gereken bir şeyler vardı.
“Seninle gurur duyuyorum” oğlum dedim. “Gel, şöyle biraz oturalım; sana diyeceklerim var.”
Başını salladı ve gülümseyerek:
“Arkadaşlara sözüm var baba” dedi. “Sen arabanın anahtarlarını verebilir misin bana? Sonra görüşürüz, oldu mu?”
Yıllar öylece geçip gitti.
Emekli oldum. Artık bol bol vaktim vardı. Oğlum ise başka bir şehirde iyi bir iş bulmuştu, orada yaşıyordu.
Bir gün ona telefon ettim. “Eğer sence de uygunsa, hafta sonu buraya gel de hasret giderelim” dedim.
“Sevinirim baba” dedi. “Bir bakayım, müsait bir vakit bulabilirsem, gelirim. Ama şu sıralar işlerim çok yoğun. Fakat seninle görüşmeyi ben de istiyorum, baba.”
“Peki, ne zaman gelirsin oğlum?”
“Ne zaman olur bilmiyorum, baba. Şimdi bir iş görüşmem var, ona yetişmem gerek. Sonra ararım seni. Geldiğimde birlikte güzel vakit geçireceğimizden emin olabilirsin.”
Ve telefonu kapattığımda, oğlumun çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini anladım.
Çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini...
Örnek aldığı babasına benzediğini... Büyüyünce tıpkı babası gibi olduğunu...

Devamını Oku
Karşılığı Süt İle ödenmiştir

HOWARD, okuldan arta kalan zamanında kapı kapı dolaşarak birşeyler satan fakir bir çocuktu. Bir gün, kapı kapı dolaşmasına rağmen, birşey satmayı başaramamış; bu arada, karnı çok acıkmıştı. Cebindeki on sent, birşey almak için yeterli değildi.


Bir evden yiyecek istemeye karar verdi. Fakat, kapıyı açan genç kızdan utanıp, yemek yerine sadece su isteyebildi. Kız onun aç olduğunu anlamıştı. Ona su yerine bir bardak süt getirdi. Sütü yavaşça içti ve:
“Borcum ne kadar” diye sordu.
Genç kız:

“Borcunuz yok” diye cevap verdi. “Annem, yapılan bir iyilik için para alınmaması gerektiğini söyler.”
Çocuk:
“Bütün kalbimle çok teşekkür ederim” dedi ve oradan ayrıldı.
Yıllar yılları kovaladı. Howard önce ilköğretim okulunu, ardından liseyi, sonra üniversiteyi bitirdi.
Yıllar geçip gitmeye devam etti.

Bir gün, ünlü Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesinin Dr. Howard Kelly’nin kurucu başkanı olduğu Jinekolojik Onkoloji Bölümüne, ağır bir hasta getirildi. Yerel hastanelerdeki doktorlar, hastalığını değil tedavi etmek, teşhisini bile başaramamışlardı.
Dr. Kelly, hastanın naklinin yapıldığı bölgeyi öğrenince, çocukluk yıllarını yaşadığı belde hafızasında canlandı. Muayene için odaya girdiğinde ise, hastayı hemen tanıdı. Bu kadın, uzun seneler önce kendisine su yerine süt veren genç kızdan başkası değildi.
Kendisine yıllar önce yapılmış bu iyiliği hatırlayan Dr. Kelly, hasta için elinden gelen herşeyi yaptı. Sonunda, Allah şifa verdi ve kadın ağır hastalığından kurtuldu.
Kadının taburcu olacağı gün, kadının ameliyat dahil bütün muayene masraflarının kayıtlı olduğu fatura, imzalaması için Dr. Kelly’ye iletildi. Faturaya bakan doktor, üzerine birşeyler yazdı ve kadının odasına gönderdi. Kadın korkarak faturayı açtı. Bu tür tedavilerin çok pahalıya patladığını biliyordu. Yüksek bir miktar ile karşılaşacağını düşünüyordu.
Nitekim, faturada, onbinlerce liralık bir rakam, kenarda ise Dr. Kelly imzalı bir not vardı:

Devamını Oku
Bak Bu İyi Haber

Arjantinli ünlü golfçu Robert de Vincenzo, yine bir turnuvayı kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş ve kulüp binasına gidip oradan ayrılmak üzere hazırlanmıştı.


Bir süre sonra binadan çıkıp otoparktaki arabasına yürürken yanına bir kadın yaklaştı. Kadın başarısını kutladıktan sonra ona çocuğunun çok hasta ve ölmek üzere olduğunu anlattı. Zavallı kadının hastane masraflarını ödemesi olanaksızdı.

Kadının anlattığı öykü De Vincenzoyu çok etkilemişti, hemen cebinden bir kalem çıkarttı ve turnuvadan kazandığı paranın bir miktarını yazdı çek defterine. Çeki kadının eline iliştirirken de ona, "Umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın" dedi.

Ertesi hafta kulüpte öğle yemeği yerken, Profesyonel Golf Derneğinin bir görevlisi yanına geldi. Otoparktaki görevli çocuklar bana geçen hafta turnuvayı kazandıktan sonra yanına bir kadının geldiğini ve onunla konuştuğunu söylediler bana" dedi.

De Vincenzo evet anlamında başını salladı."Evet" dedi görevli, " Sana bir haberim var. O kadın bir sahtekardır. Üstelik hasta bir çocuğu da yok. Seni fena halde kandırmış arkadaşım.
" De Vincenzo: "Yani ortada ölümü bekleyen bir bebek yok mu? " dedi.
" Hayır, yok " dedi görevli.
" İşte bu, bu hafta duyduğum en iyi haber." dedi.

Devamını Oku
Üç Yoldaşın Hikayesi

3 arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalırlar. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni.Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz.Hava çok sıcak, bir süre sonra yolda susarlar, ama etrafta su yok.Bağların olgun zamanı."İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın," diye


Bir bağa girerler.
Bağın sahibi bir heybetli bir Türk ama onu görmezler.
"Kaç paraysa veririz," diyerek yemeye başlarlar ki,
Bağın sahibi ortaya çıkar, üç kişi üzümlerini yemekte.
Çok sinirlenir, ama üç kişiyle birden başa çıkamayacağını da düşünür bir yandan veeee.
Birine bakar, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli.
Diğerine bakar, konuşmasından Kürt olduğu belli.
Üçüncüsü de Türk.
Döner Ermeni'ye,
"Bak bu adam Türk, yesin malımı.
> Benim kanımdandır.
> Helali hoş olsun.
> Bu da Kürt'tür ama din kardeşimdir.
> Sen niye yiyorsun benim üzümü mü?" der
Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt'ün hoşuna gider ve hiç karışmazlar
Bağcı, papazı bir güzel döver. Ta ki yerde kıpırdayacak hal bırakmayıncaya kadar...
Biraz sonra, Bağ sahibi Kürt'e döner...
> "Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun.
> Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun,
> Çünkü o Türk'tür.
> Kardeşimdir," diyerek bir güzel onu da döver ve yere uzatır...
Bu durum da Türk'ün hoşuna gitmiş, keyifle olan biteni seyretmiştir.
İri yarı bağcı işi bitince Türk'e döner ve "Tamam anladık Türk'sün,
> Aynı kandanız, aynı dindeniz ama başkasının bağına girilir mi?" diyerek başlar ona da vurmaya,
Yere yuvarlanan Türk, dayak yemeye devam ederken Kürt'e döner ve çaresiz bağırır ...
"Biz" der, "papazı dövdürmeyecektik. "

Devamını Oku
Tolstoy'dan Üç Soru

Bir zamanlar kralın biri şayet bir işe doğru zamanda başlamayı bilirse, kimin sözüne kulak verip kimden uzak
duracağını bilirse ve de hepsinden önemlisi, her zaman yapması gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilirse,
giriştiği hiçbir işte başarısızlığa uğramayacağını düşünmüş.
Bu düşünceden hareketle bütün krallığına kendisine bir iş için en doğru zamanın ne zaman olduğunu, kendisi
için en gerekli insanların kimler olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretecek kişiye


büyük bir ödül vereceğini duyurmuş.
Bunun üzerine alimler kralın huzuruna gelmişler. Ancak kralın sorularına hepsi farklı cevaplar vermişler.
Verilen bütün cevaplar farklı farklı olduğu için kral bunların hiçbirine katılmadığını söyleyerek ödülü hiç kimseye
vermemiş. Ancak sorularının doğru cevaplarını hala bulmak istediğinden, bu konuda yalnız başına yaşayan ve

kendini ibadete vermiş, bilgeliğiyle ünlü birisine danışmaya karar vermiş.
Bilge bir ormanda yaşıyor ve yaşadığı bu ormanın dışına hiç çıkmıyormuş. Kral bu nedenle üzerine sıradan
giysiler giymiş. Bilgenin yaşadığı ormana tek başına gitmiş.
Kral kendisine doğru gelirken bilge adam, kulübesinin önündeki toprağı kazmakla meşgulmüş. Zayıf ve güçsüz
görünen bilge, krala selam vererek kazmaya devam etmiş.
Kral, bilge adamın yanına gelerek,
-Soracağım şu üç soruyu cevaplamanız için size geldim, bilge kişi. Doğru zamanda doğru şeyi yapmayı nasıl
öğrenebilirim? Bana en gerekli olan insanlar kimlerdir ve dolayısıyla kimlerin sözüne daha fazla önem vermeliyim?
Hangi şeyler diğerlerinden daha önemlidir ve üzerlerine öncelikle eğilmem gerekir?
Bilge adam, kralı dinlemiş ama hiçbir şey söylememiş. Kazmaya devam etmiş.
Kral, bilgeye yardım etmek istediğini söyleyerek küreği elinden almış ve iki tarhı belledikten sonra sorularını
yinelemiş. Bilge adam krala yine cevap vermemiş.
Kral uzun bir süre daha kazdıktan sonra bilgeye sorularını cevaplamasını istediğini, eğer cevaplamamakta
ısrarlıysa oradan ayrılmak istediğini söylemiş.
O sırada yanlarına koşarak birinin geldiğini fark etmişler.
Adam, yanlarına iyice yaklaşınca yaralı olduğunu ve kan kaybettiğini görmüşler. Kral hemen elindeki küreği
bırakmış, yaralının kanını durdurmak için elinden geleni yapmış. Kral ile bilge adamın yardımlarıyla ölümden
kurtulmuş.
Sabah olduğunda yaralı adam kendine gelir gelmez kraldan özür dilemiş. Bu duruma çok şaşıran kral, bu özrün
nedenini anlayamamış. Yaralı adam, krala minnettarlığına neden olayı anlatmaya başlamış.
Yaralı adam, o gün kralı takip ettiğini, bilge adamı görmeye gittiğini bildiğini, dönüşte onu öldürmeyi planladığını
anlatmış.Ancak kral, bilgenin yanında uzun süre kazma işiyle meşgul olduğu için ölümden kurtulmuş. Kralın adamları ise
onu yakalayarak yaraladıklarını öğrenmişler.
Yaşlı adam, hayatını kurtaran kraldan kendisini bağışlamasını eğer yaşarsa bundan sonra ona kulluk yapmak
istediğini söylemiş.
Kral düşmanıyla böyle kolay yoldan barıştığı ve onu bir dost olarak kazandığı için çok mutlu olmuş. Onu
bağışlamış ve kendisiyle alakadar olmaları için hizmetçileriyle doktorlarını görevlendirmiş.
Artık oradan ayrılmak istediğini söyleyerek, yaralı adamdan müsaade isteyen kral, son kez sorularına cevap
almak için bilge adamın kendisiyle konuşmasını istemiş. Bilge adam, ona cevaplarını aldığını söylemiş.
Kral istediği cevapların ne olduğunu kendisinden dinlemek istediğini söylemiş.
Bilge adam bunun üzerine anlatmaya başlamış:
Dün benim güçsüz oluşuma acımayıp, bu tarhları benim için kazmasaydınız ve yolunuza gitseydiniz, o adam sizi
vuracaktı.
Dolayısıyla en önemli an o tarhları kazdığınız andı. En önemli kişi ise bendim ve en önemli uğraşınız da bana
iyilik etmekti.
Sonra, o adam bize doğru koşarak geldiğinde, en önemli an onunla ilgilendiğiniz andı. Zira siz adamın yarısını
sarmasaydınız adam sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla sizin için en önemli adam oydu ve onun için
yaptıklarınız sizin için en önemli uğraştı.
Şunu sakın unutmayın: Önemli olan tek bir an vardır, o da ‘şimdi’dir. Çünkü bir tek ona sözümüz geçer. İnsana
gerekli olan kişi şu an yanında olan kişidir. Çünkü hiç kimse günün birinde bir başkasına işinin düşüp
düşmeyeceğini bilemez. Ve de insan için en önemli uğraşı o an yanında olan kişiye iyilik yapmaktır. Zira bu,
insanın yeryüzüne gönderiliş gayesidir.

Devamını Oku
Mantık Nedir?

Öğrenciler o yılın ders programlarında yeni bir ders olduğunu fark ederler. Dersin adı ‘Mantık’tır ve derse yaşlıca bir profesör girecektir. Nihayet, ilk mantık dersi başlar. Çocuklardan biri söz. hakkı isteyerek : “Sayın profesör, mantık bize ne öğretir? Lütfen her şeyden önce bunu anlatır mısınız?”

ricasında bulunurlar.Profesör, kendisine merak ve şüpheyle bakan öğrencilerine: ”Mantık
dersinin insanların düşüncesine yaptığı etkiyi açıklamak biraz güçtür

Onun için bunu sizlere bir örnekle açıklamak istiyorum” der.“Farz edin ki, maden ocağından iki insan çıkıyor, birisinin üzeri tertemiz, diğerinin ki ise kömür karası içinde. Bunlardan hangisinin
yıkanması lazımdır?” Öğrenciler hiç tereddüt etmeden:“Elbette ,kirlisi!” diye cevap verirler.
Profesör,tebessüm ederek :“İşte evlatlarım,“der ”Mantık bu soruya cevap vermeden önce şunu
sorar: Nasıl olur da bir maden ocağından çıkan iki kişiden birinin üzeri tertemiz iken diğerininki kirli olabilir?”

Devamını Oku
Kelebeğe Zaman Tanımak

İyi niyetli ve yardımsever bir arkadaşımla bir gün doğada gezerken,kozasından çıkmaya çabalayan bir kelebek gördük. Kelebek liflerin arasından sıyrılmaya çabalıyordu. Yardımsever arkadaşım hemen
kelebeğin imdadına koştu. Dikkatlice kozanın liflerini sıyırdı, kozayıaraladı ve kelebeğin fazla çabalamadan kozadan çıkmasını sağladı.

Ancak kelebek kozadan kolaylıkla çıktıysa da, biraz çırpındı ve uçamadı.Yardımsever arkadaşımın göz ardı ettiği gerçek şuydu: Kanatlar
ancak kozadan çıkma çabalarıyla güçlenir ve uçuşa hazırlanır. Kelebek
kendini kurtarma çabalarıyla aslında kaslarını geliştirmekte, kendini
ayakta tutacak, güçlü kılacak, uçmaya hazırlayacak hareketleri
çabalarıyla öğrenmekteydi. Yardımsever arkadaşım işini
kolaylaştıracak kelebeğin güçlenmesine engel olmuştu. Kelebek hiçbir
zaman özgürlüğü tanımadı. Kelebek hiçbir zaman gerçekten uçamadı.
Gerçek sevgi çocuğun her şeyini kolaylaştırmak mı, yoksa çabalarına
saygı göstererek gelişmesine, hayata hazırlanmasına ve sürekli bize
güveneceğine, kendine güvenmesine imkan sağlamak mı?
Çocuğunuza her şeyi hazır olarak vermeyin; yoksa sürekli yardım bekleyen, kendi beceri ve yeteneklerine güvenmeyen bir insan haline gelir.

Devamını Oku
Zamanı İyi Kullanmak

Zamanın verimli kullanımı hakkında düzenlenen kurslardan biriydi. Her biri bir iş sahibi olan
öğrencilerine pratik bir ders vermeyi düşünen öğretmen, masanın üzerine kocaman bir kavanoz
koydu. Sonra, bir torbadan irice kaya parçaları çıkardı, dikkatlice üst üste koyarak kavanozun içine


yerleştirdi. Kavanozda taş parçaları için yer kalmayınca, sınıfa sordu:
“Kavanoz doldu mu?”
Sınıftaki herkes : “Evet, doldu.” cevabını verdi.

 

“Demek doldu.” dedi öğretmen. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkarıp kavanozun
tepesine boşalttı. Sonra kavanozu eline alıp salladı. Böylece, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleştiler.Öğretmen, yeniden sordu:
“Şimdi kavanoz doldu mu?”
İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş öğrenciler, bu kez:
“Hayır, tam da dolmuş sayılmaz.”
Öğretmen : ”Doğru” diyerek masanın altından çıkardığı kum torbasını kavanozun üzerine
boşaltmış. Kum tanecikleri taşların arasındaki boşlukları doldurmuş.
Ve yeniden sınıfa sormuş:
“Kavanoz doldu mu?”
Yine :
“Hayır, dolmadı “cevabını almış.
Yeniden:

“Doğru” demiş öğretmen ve bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Kavanoz
artık dolmuş ve iş ‘kıssadan hisseye ‘ kalmış.
Öğretmenin: ”Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız ? ” sorusuna , öğrenciler şu karşılığı
vermiş: ”Günlük iş programımız ne kadar yoğun olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman
bulabiliriz.”

Bu yabana atılır bir ders değildi ama öğretmenin vermek istediği ‘asıl ders’ bu değildi.
Öğretmen çıkarılması gereken asıl dersi şöyle açıkladı:
Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız, daha sonra asla koyamazsınız.”
“Düşünün bakalım: Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileridir? İlk iş olarak kavanoza onları
koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarı da mı
bırakıyorsunuz?

 

Devamını Oku
İki Ressam Meninas ve Picasso


* 1957 ODTÜ İşletme’ nin deli ama çok bilge, hem en sevilen hem en nefret edilen profesörü Muhan Hocanın Strateji Yönetimi dersinin ilk sınıfı öğretim üyelerinin bile katılımıyla geçer ki her senesi ayrı ilginçtir. Derslerinden birinden bir anekdot:



Muhan Soysal tepegöze bir Picasso resmi koyar. Herkes bakar bakar ama tarzı zaten kubik olan sürrealist resimde sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az şey vardır.

Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen bir şey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka bir şeyler daha.

5-10 dakika hiçbir şey söylemeden sınıfı izleyen hoca, birazdan Picasso'nun resmini alıp Meninas'ın bir resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir.

Ancak ikinci resmi görünce Picasso'nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Meninas’ın tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu fark eder tüm sınıf.

Muhan Soysal hiç unutamayacağımız dersini verir:

“Hayatta hiçbir şey Meninas’ın resmi kadar belirgin ve net değildir. İş hayatı gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Meninas’ın resmini görebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kubik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek.”


*1656

Tarzı kubik olan Picasso'nun surrealist resminde;
Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen birşey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka birşeyler daha.

-Ne anlıyorsunuz peki? şimdi alttaki resme bakın...
Velazquez 'in bir resmidir ... Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir.
Ancak, ikinci resmi görünce Picasso'nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Velazquez 'in tablosuna gönderme olarak yapılmış...

Not : Soldaki adam ressam Velazquez'in ta kendisi. Arka planda kalan bir aynada ise kral ile kraliçenin yansımasını görmekteyiz.
'Las Meninas'; felsefecilerin, sanat tarihçilerinin, zihniyet arkeologlarının, eleştirmenlerin ciddi kafa yorduğu nadide resimlerden biridir.
ispanyolca "nedimeler" demek olan Velazquez'in Las Meninas tablosu dunyanin en buyuk 3. ya da 4. muzesi olan "madriddeki prado" muzesinde bulunmaktadir.
Picasso versiyonu da cesitli varyasyonlariyla beraber "barcelona'daki picasso muzesi"ndedir.
Diego de Silva y Velazquez "kübizm"in ilk temsilcisi olarak kabul görmektedir . Nedimeler/Las Meninas 1600'larda yapılmış olmasına rağmen en popüler kübist Picasso'nun bu stili kaç yüzyıl sonra kullanmış ve geliştirmiştir. O kadar önceden ileri gitmiş.


 

Devamını Oku
Einstein'in Buzdolabı

Einstein.Tek bir ismin insanın zihninde bu kadar çok imgeyi canlandırması şaşılacak şey. Deha. Bilim adamı. İzafiyet kuramı. E=mc2. Dağınık saçlar. Ancak pek az insan Einstein’ın birkaç yılını buzdolaplarını geliştirmeye adadığını bilir. Ve bu, dünya çapında tanınan bir bilim adamı

olmasından yıllar sonra gerçekleşmişti.
Nobel Ödüllü, dünya çapında şöhret ve deha sahibi bir insan neden buzdolabı üretmek gibi sıradan bir proje için vaktini harcamaya tenezzül eder ki diye düşünebilirsiniz.
Aslında Einstein yaptığı işi oldukça ciddiye almıştı. Birçok kaynağa göre, 1920′lerin başında bir gün Almanya’da oturan Einstein, gazetede tüm fertleri ölen bir ailenin haberini okudu -anne, baba ve çocukları. Buzdolabından sızan zehirli bir maddenin hepsini uykularında öldürdüğü anlaşılıyordu.
Birçok kişinin hala buzluk kullandığı bir dönemden bahsettiğimizi unutmayın. Yeni mekanik buzdolapları yaygınlaşıyordu ama, yukarda okuduğunuz kısa anekdottan da anlaşılacağı gibi, henüz güvenli değillerdi. O zamanlar kullanılan tüm soğutucular (amonyak, sülfürdioksit ve metil klorhidrat) son derece zehirli maddelerdi ve sızıntı durumunda ölüme yol açabiliyorlardı.
Einstein daha sağlıklı bir yol bulunabileceğinden emindi. (Einstein’ın Süper Deha üniformasını giyip, Süpermanvari bir edayla uçarak insanlığı kurtarmaya çalıştığını gözümün önüne getirebiliyorum.)
Bu noktada resme Leo Szilard isimli bir adam giriyor. Szilard, çoğu kişi tarafından nükleer çağın babası olarak kabul edilir ama o dönemde henüz kariyerinin başlarındaydı. Büyük miktarda güç üretilmesini sağlamakta kullanılacak nükleer zincirleme reaksiyon onun öngörüsüydü. (Nükleer Silahlara Hayır hareketinin yüzyıl başlarında henüz kendini gösteremediği anlaşılıyor.) Szilard zincirleme reaksiyonun kitle imha silahlarının üretilmesinde kullanılabileceğini fark ettiğinde, Einstein’dan Başkan Roosevelt’e o ünlü mektubu yazmasını istemişti. (Manhattan Projesi’ni tetikleyen o mektup.)
Bu iki büyük bilim dehası bir araya geldiler ve buzdolaplarıyla ilgili problemin sadece zehirli soğutucular olmadığı sonucuna vardılar. Esas sorun buzdolaplarının doğaları gereği mekanik olmalarıydı. Azıcık mekanik deneyimi olan biri bilir ki, hareket eden parçalar her türlü sistemde aşınma ve kopmalara

sebep olur. Hareket eden parçaları ortadan kaldırırsanız, sistem belki de hiç teklemeyecektir.
İki büyük fizikçi, termodinamik bilgilerini herhangi bir mekanik hareket içermeyen bir soğutma sistemi geliştirmek için kullanabileceklerini fark ettiler.
Çok çeşitli tasarımlar üreten Einstein ve Szilard, daha umut verici gözüken üç fikir üzerinde yoğunlaşmaya karar verdi. Modern soğutma sistemleri mekanik kompresörler kullandığına göre, birbirinden bağımsız üç bilimsel ilkeye dayanan buzdolapları tasarladılar: Elektromanyetizm, emme ve yayılma. Tasarımlarının hiçbirinin hareket eden parçalar içermediğini unutmayın.
Szilard, 1926 yılının başlarında, ikisinin birlikte sahip olacağı birçok patentten ilkini resmen aldı. Einstein ilk çalışma yıllarının büyük bölümünü İsviçre Patent Dairesi’nde geçirmiş olduğundan, gerekli işlemleri pahalı avukatlara ihtiyaç duymadan gerçekleştirdiler.
Elbette patent iyidir ama dolar kazanmak daha da iyidir. Aynı yıl, Szilard, Alman şirketi Barnag-Meguin ile bir anlaşma bağladı. Ne yazık ki, bir yıl bile geçmeden mali sıkıntılar içine düşen şirket, sonu belli olmayan birçok araştırma projesini bırakmak zorunda kaldı.
Einstein ismini duyan birçok imalatçının projeyi sürdürmeye can attığı muhakkak. Birkaç ay içinde, iki bilim adamı İsveç şirketi AB Electrolux ve Alman şirketi AEG ile anlaşma imzaladılar. AB Electrolux, Einstein ve Szilard’a patentleri karşılığında 750 dolar ödedi Bugünün parasıyla 10 bin dolar. Ancak şirket tasarımların üretime geçmesini hiç düşünmedi. Tipik bir şirket mantığıyla, Electrolux’ün patentleri almasının tek sebebi kendi tasarımlarıyla rekabete girmesini önlemekti.
Ancak, AEG (açılımı Allgemeine Elektrizitats Gesellschaft, belki bilmek istersiniz dedim), ilerde Einstein-Szilard adıyla tanınacak elektromanyetik pompayı bir buzdolabında kullanmak üzere imal etmeye başladı.

En basit şekliyle, indüksiyon pompası şöyle çalışıyordu. Kaynak yapılarak kapatılmış, paslanmaz çelikten bir kabın içine sıvı metal doldurulmuştu. Silindirin etrafına dolanmış tel bobinleri, sıvıyı çevreleyen elektromanyetik alanın değişmesine olanak sağlıyordu. Ve lisede fizik okumuş herkesin bileceği (en azından bilmesi gerektiği) gibi, değişken bir elektromanyetik alanın içine yerleştirilen bir metal, alana dik bir açıyla hareket edecektir. Bir başka deyişle, sıvı metal, akım ile hiç temas etmeden pompalanacaktır. Hareket eden sıvı metal, soğutucuyu sıkıştıran bir piston işlevi görecektir. Isı, modern buzdolaplarının arkasında olduğu gibi, bir dizi kondansatör tarafından yayılacaktır.
Öykümüze dönecek olursak:
31 Temmuz 1931 yılında, Einstein-Szilard buzdolabı çalışmaya başladı. Sanki büyülü gibi işliyordu, yalnız biraz gürültülüydü.
Peki sonra?
Proje birkaç sebepten ötürü sona erdi. Tüm dünyada yaşanan ekonomik kriz bir etkendi. Ayrıca buzdolabı tasarımları sürekli olarak gelişmekteydi. Ama esas darbe 1930 yılında keşfedilen Freon’dan geldi. Freon zehirli olmayan bir soğutucuydu ve böylece sızıntı tehlikesi ortadan kalkmış oluyordu. Yeni bir buzdolabı tasarımına da ihtiyaç kalmamıştı.
İlginçtir ki, bütün bunlar Einstein-Szilard sisteminin sonu olmadı. Pompa daha sonra nükleer reaktörlerin soğutma sistemlerinde kullanıldı.
Sonuçta, iki bilim adamı, altı ülkede kırk beşin üzerinde patent almışlardı. Dehalarının buzdolabı sektörüne yaptığı büyük katkılar çoğu kişi tarafından unutuldu. Yine de diğer başarıları yirminci yüzyılın doruk noktaları arasında hep anılacaktır.

*-Bu yazı Steve Silverman ın EINSTEIN’IN BUZDOLABI kitabından alıntıdır.

Buzdolabının Çalışma Prensibi:(Sağ Taraftaki Çizim)

1936'da bir meslektaşı olan nükleer fizikçi Leo Szilard ile patentledikleri bu buz dolabı hiç elektrik kullanmıyor. Korkmayın erke dönergeci gibi bir durum söz konusu değil. Bu buz dolabı soğutma için kimyasal reaksiyonlardan ve bir ısı kaynağından yararlanıyor.

Gaz halindeki amonyum içinde sıvı bütan olan bir odacığa veriliyor. Bu bütanın kaynama noktasını düşürürerek daha kolay buharlaşmasını sağlıyor. Buharlaşan bütan ise çevresinden enerji alarak ortamın soğumasını sağlıyor. Bu gaz karışımı daha sonra içinde su bulunan bir soğutucudan geçiyor. Bu aşamada amonyum su içersinde çözülürken bütanın tekrar sıvı fazına yoğunlaşmasını sağlıyor. Su amonyum karışımının tepesinde kalan bütan odacığa geri akıyor. Isı kaynağı ise amonyumun tekrar gaz fazına geçmesini sağlıyor.

Bu buzdolabının prototiplerini veya taklidini yapan çeşitli araştırmacılar (ki Oxford ve Georgia Tech gibi önemli üniversitelerden araştırmacılar var bunların arasında) bu buzdolabının soğutma işleminde modern bozdolapları kadar verimli olmadığımı fakat pompa ya da kompresör gibi hareketli parçalar içermediği ve elektrik kullanmadığı için avantajları olduğunu söylüyorlar. Ayrıca veriminin 4 kat arttırılabileceğini de belirtiyorlar.

Devamını Oku
Balzac Polonyada
 
Fransız romancısı Honore de Balzac Polonya’yı ziyarete gitmişti. Fakat buranın dilini bilmiyordu
 

 

Fransa’ya döndüğünde faytoncuya ücretlerini nasıl doğru verdiğini şöyle anlatmıştı:
Çok basit bir yöntem bulmuştum. Onlara tek tek bozuk para veriyordum.

Arabacının yüzü gülene kadar para vermeye devam ediyordum.
Arabacı gülümseyince de son verdiğim parayı geri alıyordum. Çünkü fazla ödediğimi anlıyordum
.

Devamını Oku
Korkusuz Şehazade Yavuz Selim

Yavuz sultan Selim henüz beş-altı yaşlarında bir çoçuktu. Amasya'daki sarayın bahçesinde ok talimi yapıyordu. Yay boyunu aşıyordu ama o bu yaşta attığını vurmaya başlamıştı. Babası Sultan II. Bayezit bir ağacın arkasında onu seyrediyordu. Yavuz son okunu da tam hedefe saplayınca, dayanamadı; saklandığı yerden çıkıp, oğluna sarıldı:



-Allah gücüne güç katsın oğlum. Ama niçin yalnızsın? Küçük Selim hayretle:

- Yalnız değilim ki Sultan babam; Allah her yerdedir! Aldığı cevap, Bayezit'i şaşırttı ama belli etmedi. Sarayın bahçesi ulu ağaçlarla süslüylü. Ormandan farkı yoktu.

- "Oğulcuğum," dedi Sultan Bayezit, " tek başına buralarda dolaşma. Düşmanlarımız var. Allah korusun; sana bir kötülük etmek isteyebilirler!" Selim duraklardı.
Sonra, iki yaşından beri yanından ayırmadığı küçücük kılıcını çekip:

- Pederim! Bu kılıcı süs için bağlamadık.

İcap ederse kendimizi korumasını biliriz. Hem pederimizin korkusundan dünyanın öbür ucundaki düşmanın yüreği titrerken sarayın bahçesine girmeye kim cesaret edebilir?
II. Bayezit, hayretten donakalmıştı. Onda kimsede olmayan bir şeyler vardı. Vaktinden önce gelişmiş, aklı boyunu aşmıştı.
Selim'i, elinden tutup, saraya götürürken; "Hiç şüphem yok. Bu çocuk ilerde ne yapıp edip padişah olacak. Şimdiden ona tahtın yolunu açmalıyım.
" Böyle düşündü ya, gün gelip Şehzade Selim, istediğini almasını bildi ve Osmanlı'nın Yavuz Sultan Selim'i oldu.

Devamını Oku
Fatih Sultan Mehmetin Adaleti

Fatih sultan mehmed istanbul’u fethettikten sonra genel af ilan eder. bu af en başta hapiste yatanları sevindirir. ama hapiste bulunan iki papaz bu aftan yararlanarak dışarıya çıkmayı istemez. onlar zulmün hüküm sürdüğü bir dünyaya seyirci kalmaktan, çaresiz eli kolu bağlı kalmaktansa hapiste yatmayı

yeğlemektedirler. tanrının adaletini yeryüzünde görmedikçe özgür olmanın dışarıda elini kolunu sallayarak dolaşmanın bir anlamı olmadığını düşünürler.

iki papazın hapisten çıkmak istemediğini haber alan fatih onları huzuruna çıkartır. gerekçelerini öğrendiğinde ise “bizim devletimiz için ne düşünüyorsunuz” sorusunu sorar.
papazlar osmanlıyı tanımadıklarını söyleyince de onlara bir daha ki bahara kadar mühlet tanır. verdiği beratla istedikleri yere girip çıkabileceklerini söyler ve papazların bu mühlet sonunda edindikleri kanaati öğrenmek ister.

papazlar da aldıkları bu beratla Osmanlılın çarşılarını, mahkemelerini, medreselerini, kendi oturdukları Hristiyan mahallelerini tetkik edip her gezdikleri yerde şaşkınlıkları bir kat daha artarak Osmanoğulları hakkında kesin bir kanaate sahip olurlar.

gördükleri şahit oldukları onca şeyden sonra tekrar hünkarın, fatih sultan mehmed’in huzuruna çıkarlar. yolculuklarının neticesinde edindikleri kanaati soran hünkara papazlar; “hünkarım gördüklerimiz ve bildiklerimiz sizce malumdur. çünkü halk sizin halkınız devlet sizin devletiniz.
bize malum olan şudur ki: bu millet bu devlet; bu ahlak üzerine yaşamaya devam ederse Osmanoğullarının varlığı ilelebet pâyidar olacaktır. böyle bir ahlaka ve yaşayışa sahip insanların dini de elbette hak dindir” derler ve kelimeyi
Şahadet getirerek Müslüman olurlar.

Devamını Oku
Soğanın Hikayesi

Bir tüccar, Güney Denizlerindeki adalarda yaşayan yerlilerin ellerinde altın olduğunu duyunca, bir gemi dolusu soğanla birlikte yola çıkmış. Hayatlarında ilk defa soğan yiyen yerliler soğandan o


kadar memnun kalmışlar ki, tüccara bunun karşılığında boyunlarında bulunan ne kadar altın takı bilezik varsa hepsini tüccara vermişler.Tüccar başından geçenleri anlatırken duyan başka bir tüccar ”Madem soğanı sevdiler, o zaman sarımsağı daha çok severler” diye düşünerek, bir gemi dolusu
sarımsakla aynı adaya doğru yola çıkmış.Gerçekten de, yerliler sarımsağı soğandan daha fazla sevmişler.Bunun karşılığının öyle altınla falan ödenemeyeceğine inandıkları için
de,sarımsaklara karşılık ellerinde bulunan en kıymetli şeyleri olan soğanlarını, bir gemiye doldurup hediye etmişler.

Devamını Oku
Saati 20 Dolar

Adam yorgun argın eve döndüğünde beş yasındaki oğlunu kapının önünde kendisini beklerken buldu. Çocuk babasına, saatte ne kadar para kazandığını
sordu. Zaten yorgun gelen adam, oğluna "Bu senin isin değil" diyerek karşılık verdi. Çocuk dayattı: "Babacığım

 lütfen bilmek istiyorum" dedi. Adam,
"Bu kadar çok bilmek istiyorsan söyleyeyim" dedi, "saatte 20 dolar
kazanıyorum." Bunun üzerine çocuk, babasından bir istekte bulundu:"Peki Babacığım, bana 10 dolar borç verir misin?" dedi.
Adam, daha çok sinirlendi:"Benim senin saçma oyuncaklarına ya da benzeri şeylerine ayıracak param yok"
dedi.
"Hadi derhal odana git ve kapını kapat."
Çocuk sessizce odasına çıkıp, kapısını kapattıktan sonra, adam sinirli
sinirli düşünmeye başladı:"Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?" dedi kendi kedine.
Aradan bir saat geçmiş, adam biraz daha sakinleşmişti. Çocuğuna, parayı neden istediğini bile sormadığı geldi aklına. Yukarıya, çocuğun odasına
çıktı ve yatağında uzanan Çocuğuna, uyuyup uyumadığı sordu."Hayır uyumuyorum" diye yanıtladı çocuk. Adam, çocuğundan özür diledi:
"Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim, yorgundum" dedi. Ve elindeki parayı uzattı: "Al bakalım istediğin
10 doları." Çocuk sevinçle haykırdı:
"Teşekkürler Babacığım" dedi ve yastığının altında sakladığı buruşuk paraları çıkardı, elindeki parayla birleştirdi, tümünü tane tane saymaya
başladı. Oğlunun yastık altından para çıkarıp saydığını gören adam, yine sinirlendi:
"Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?" diye bağırdı, "benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak zamanım yok."
Çocuk, babasının bağırmasına aldırmadı bile: "Fakat yeterince param yoktu ki... Ancak simdi tamamlayabildim" dedi ve
elindeki paraların tümünü babasına uzattı."İste sana 20 dolar, babacığım" dedi, "simdi bir saatini alabilir miyim?

Devamını Oku
Söylemekle Yaşamak Arasındaki Fark

Bir gün, bir bilgeye sormuşlar: ”Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar
arasında ne fark vardır?”
“Bakın, göstereyim .” demiş ermiş.
Bir sofra hazırlamış. Sevgiyi dilinden düşürmeyen, ama dilden gönle de indirmeyen
kişileri çağırmış bu sofraya.

Hepsi yerlerine oturmuşlar. Derken, tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından
da bir metre boyunda kaşıklar.
Bilge :
“Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye şart da koşmuş. ”Öyle
kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok.”
“Peki” demişler ve çorbayı içmeye girişmişler.
Fakat o da ne?
Kaşıklar uzun geldiği için, sofradaki hiç kimse bir türlü döküp saçmadan götüremiyormuş
çorbayı ağzına. En sonunda ,bakmışlar bu iş olmuyor, vazgeçmişler çorbadan. Öylece aç
kalkmışlar sofradan.
Onlardan sonra bilge :
“Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım yemeğe. “ demiş.
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya.
Bilge:

“Buyurun bakalım “ deyince de, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki
arkadaşına uzatıp içmişler çorbalarını.
Böylece her biri diğerini doyurmuş ve kendisi de doymuş olarak kalkmış sofradan.
“İşte” demiş bilge. ”Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse,
o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından
doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarında alan değil, veren
kazançlıdır her zaman.” (William Gapeynski)

Devamını Oku
Oğlumun Öğretmenine

Öğrenmesi gerekli, biliyorum;tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır. Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum; fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan az bir paranın bulunan çok paradan daha değerli olduğunu öğret


Kaybetmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara
yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken
öğrensin zorbaların görünüşte galip olduklarını. Eğer yapabilirsen, ona kitapların
mucizelerini öğret. Fakat ona sessiz zamanlar da tanı. Gökyüzündeki kuşların, güneşin
yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği.
Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret. Kendi fikirlerine
inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi. Nazik insanlara karşı
nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde
giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma. Tüm insanları dinlemesini öğret
ona. Fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını
öğret.

Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona.
Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve
aşırı ilgiye dikkat etmesini.
Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve
ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını
öğret ona. Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret.
Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız
olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona her zaman
kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç
taşıyacaktır. Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bak bakalım. O, ne kadar iyi,
küçük bir insan. Oğlum.
Abraham LINCOLN
(Oğlunun öğretmenine yazdığı mektuptan alınmıştır.)

Devamını Oku
Yük

Allahın Varlığı hakkında ibret verici bir hikaye...
Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu...

Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu.
Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca... Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı. 'Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.'
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri 'Aranızda lens kaybeden var mı? ' diye bağırdı.
Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti. Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlattı. Bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazdı:
'Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım...'

'BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM' demeyin...

Devamını Oku
Gerçek Sevgi

Japonya'da yaşanmış gerçek bir olay şöyledir: Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için bir duvarı yıkar. Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur. Duvarı yıkarken, orada dışardan gelen bir

 

 
çivinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır da kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce.
Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken çakılmıştı. Peki nasıl olmuş da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmış? Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalı.
Böylece adam çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar. Sonra nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle... Adamı sersemletir gördüğü manzara. Bu nasıl bir sevgi? Ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmektedir...

KALBİNİZDEKI SEVGİYİ ASLA ÖLDÜRMEYİN, SİZİ SEVENLERİ ASLA TERKETMEYİN!
Devamını Oku
Adalet! Adalet! Adalet!


Ehlullahtan Behlûl Dânâ, bir gün halife Harun Reşit ile karşılaşır. Kendisini tanıyan hükümdar, bu mübarek zata:

“–Ey Behlûl! Nereden geliyorsun böyle?” diye sorar. Hazret, hiç düşünmeden:



“–Cehennemden geliyorum” cevabını verir.

Harun Reşit, şaşırarak tekrar sorar:

“–Ne işin vardı orada?”

Behlûl Dânâ anlatır:

“–Efendim; ateş lâzım olmuştu. Cehenneme gideyim de biraz isteyim dedim. Fakat oradaki memur bana:

“–Burada ateş yoktur” dedi.

“–Nasıl olur, Cehennem ateş yeri değil mi?” diye sorunca:

“–Evet; gerçekten burada ateş yoktur. Her gelen, ateşini Dünyadan getirir» cevabını verdi.”

Dehşete kapılan Harun Reşit büyük bir üzüntüyle sordu:

“–Behlûl! Ne yapayım ki, oraya ateş götürmeyeyim?” Behlûl Dânâ, hızla uzaklaşırken haykırdı:

“–Adâlet! Adâlet! Adâlet!”
Devamını Oku
Özür Dilemek Herşeyi Hallder Mi?

Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. “Arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman, her seferinde bu tahta perdeye bir çivi çak ” demiş .Genç , birinci gün

 tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendisini hata yapmamak konusunda kontrol etmeye çalışmış ve her geçen gün daha az çivi çakar olmuş.Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış.Babasına gidip durumu anlatmış. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş . ” Bugünden başlayarak, tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi sök ” demiş. Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki tahta perde de hiç çivi kalmamış.. Babası ona “Aferin, bütün çivileri sökmüşsün ama artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak”
Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir.Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır.Arkadaşınıza bin defa sizi affetmesini söyleyebilirsiniz, çoğunlukla af edilirsiniz de, ama yaralar ilelebet kapanamaz. Hep bir iz kalır.
İyi bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Onların kıymetini bilelim.

Devamını Oku
Affetmenin Hafifliği

Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: “Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?” Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. ”O zaman” der öğretmen. “Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin” Öğrenciler bunu

 da yaparlar. “Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!” Öğrenciler , bu işten pek bir şey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: “Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.” Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine “Peki şimdi ne olacak?” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar: “Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar.” Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: “Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.” “Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık.” “Hem sıkıldık, hem yorulduk?” Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: “Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.
Devamını Oku
Çanakale'de Helaleşme

Kocadere köyüne büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Sivaslı, kimi Halepli çok sayıda yaralılar getiriliyor. Bunlardan biri, Lapseki’nin Beybaş köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsüne biraz daha tutabilmek isteğiyle

komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi gittikçe zorlaşır ama, tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.

“Ölme ihtimalim çok fazla… Ben bir pusula yazdım… Arkadaşıma ulaştırın…” Tekrar derin derin nefes alıp, defalarca yutkunur:


“Ben… Ben, köylüm Lapseki’li İbrahim Onbaşı’dan 1 Mecit borç aldıydım. Kendisini göremedim. Belki ölebilirim. Ölürsem söyleyin, hakkını helal etsin…” “Sen merak etme evladım” der. Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnının eliyle okşar. Ancak az sonra komutanının kollarında kan kaybından şehit olur. Son nefeste bir kez daha: “Ben ölürsem söyleyin hakkını helal etsin.”

Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getiriliyor. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaşmadan şehit düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine bir künye ve yanında bir pusula. Komutan gözyaşlarını daha silmeye fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve okuduğu yere yıkılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır; ne titremelerine ne de gözyaşlarına engel olamaz.

Pusuladaki not:

Ben Beybaş köyünden arkadaşım Halil’e 1 Mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim“

Devamını Oku
Tanrı Misafiri

Bir ihtiyar… Ömrünün son demlerini yaşamakta… Yolculukta…Azığı bitmiş. Aç. Susuz. Bir kasabaya geliyor. Camiye gidiyor… Hoş geldin diyen yok, perişan haline bakıp bir ihtiyacın var mı diyen yok. Sadece boş ve donuk gözlerle bakıyorlar… Akşam oluyor.. Namaz. Yatsı oluyor.


Namaz. Buyur eden yok. Tek başına camide. Allah’ın evinde. Allah’ın misafiri. O gece ölüyor. Belki de açlıktan.Sabah namazına gelen aynı insanlar. Yabancıya karşı vazifelerini yapıyorlar. Yıkıyorlar, kefenliyorlar ve gömüyorlar.Gömüldüğünün gecesi gene sabah namazı. O da ne; Mihrapta bir kefen. Kefen. Bir kağıt. Kağıt boş değil. Bir yazı:
- Biz size bir misafir gönderdik. Hem yorgundu. Hem de aç. Onu misafir etmediniz. Ne yedirdiniz ne de içimdiniz. Alın istemiyoruz. Kefeniniz de sizin olsun! Aman… Aman… Dikkat. Gelen Allah misafiridir… Aman… Aman ha.

Devamını Oku
Churchill ve Fleming

Zengin bir çift iskoçyaya tatile gitmişlerdi anne ve baba meşgulken küçük çocuk epeyce
uzaklaşıp çamur dolu bir çukura düşmüş debelenirken çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar
bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.


Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan sik giyimli bir aristokrat indi.
Çiftçinin kurtardığı çocuğun, babası olarak tanıttı kendini.
“Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum” dedi.
Yoksul ve onurlu Fleming ;“Kabul edemem!” diyerek ödülü geri çevirdi.
Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü. “Bu senin oğlun mu?”
diye sordu aristokrat. Çiftçi gururla “Evet!” dedi. Aristokrat devam etti;
“Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım.
Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kisi olur.”
Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü.
Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mary’s Hospital
Tip Fakültesi’nden mezun oldu ve tüm dünyaya adini penisilini bulan Sir Alexander
Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra Aristokratın oğlu zatürreye yakalandı.
Onu ne mi kurtardı? Penisilin! Yıllar önce İskoçya’daki küçük gölde genç
Churchill'i boğulmaktan kurtaran ve çiftçi olacakken baba Churchill'in maddi desteği
sayesinde tıp okuyan genç İskoç, Doktor Alexander Fleming'ti.
Aristokratın adi : Lord Randolp Churchill’di.
Oğlunun adi ise : Sir Winston Churchill.
Kurtaran doktor : Çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming.

Devamını Oku
O Zaman Oyun Biter

Üsküdar'da bir sabah Orta Yaşlı bir adam Saç sakalının iyice uzadığına kanaat getirince Berberin yolunu tutmuş ahbabı olan berberin kapısını çalar.Hoşbeşten sonra oturur berberin koltuğuna berber traş esnasında havadan sudan bahseder gülüşülür.O sıra


-Bak işte bu oğlan harbi salak gene beş lirayı aldı Allah akıl fikir versin diye söylenir berber
-Kim?
-Ya abim şu karşıda ayakkabı boyayan bir çocuk var ya garibanın biri ama bir o kadar salak şurda yan yana beş tane esnafız sahaf kasap bakkal manav ben defalarca denedik demin bakkalda tekrar birisine anlatıyordu sen arkan dönük olduğundan göremedin adamın önüne dünya kadar para yığ bir tarafa da beş lira koy adam bir deste paranın yüzüne bakmaz sade beş lirayı alır gider.Bak şimdi abi çıkar cebinde ne kadar varsa? dur çağırayım da gelsin
-Olur mu hiç hadi tüm parayı alırsa o da bana denk gelirse?
-Merak etme abi zararını ben karşılarım öyle bir şey olursa
-Peki tamam
-Lan memet koş buraya gel !
çocuk içeri gelir
-Buyur ali abi
-Bak koçum bunlardan hangisini istersin diyerek bir elinde bir tomar banknot diğer elinde sadece beş lira olan avcunu açtı berber,çocuk beş lirayı alarak sessizce çıkıp gitti.Berber sevinçle döndü elinde bir tomar banknotu uzattı.
-Al abi demedim mi ? Süzme salak bu beş lira yav adam azıcık uyanık olur.Bir ay ayakkabı boyasa o kadar para kazanamaz almıyor herif
Traşı biten adam teşekkür edip parasını ödedi ve dükkandan çıkıp kaldırımda oturan mehmete yaklaştı ve sordu
-Neden o kadar çok para varken neden beş lirayı aldın?
-Çok olanı alınca o zaman oyun biter değil mi amca?

Birini Yargılamadan önce iki kez düşünün Malın ve imanın kimde olduğu hiç bir zaman dışardan belli olmaz sizce kim akıllı kim salak?

Devamını Oku
Kanuni Sultan Süleymanın Mektubu

Kanuni Sultan Süleyman Döneminde Topraklar çok genişlemiş Almanya sınırına kadar dayanmıştı Almanlarla Fransa'nın arası iyi değildi ve zaten Osmanlı böyle bir hırıstiyan birliğinin kurulmasını istemiyordu Fransayı her başı sıkıştığında Avrupada Akdeniz de ve Ticarette Kolluyor Fatihin

 
Venediklilere sağladığı ayrıcalıkları(Bkz.Kapitülasyonlar)onlardan alıp Fransızlara veriyordu böylelikle Fransa üzerinde de söz Hakkına sahip olunuyordu kendilerin ekonomik olarak refahı yaşayıp sırtınıda O zamanın süper gücü Osmanlıya dayayan Fransızlar Fransa sarayında dans adında yeni bir eğlence bulmuştu ve bu etrafta zevki sefa içinde yaşayan bir halka yardım edildiği için Osmanlı içerisinde huzursuzluğa sebep olur Bu kanunin kulağına gelince Aşağıdaki Fransuvaya(François I) yazar

Ey Fransa kralı Fransua!Sefiri kebirimden aldığım Mazhara göre malumatım oldu ki memleketinde dans namında ala melle-innas Fuhşiyat ve lubiyat yapıyormuşsun iş bu namei humayunumun eline vusulünden itibaren bu melanet ve rezalete son vermediğin taktirde Orduyu humayunumla gelip seni kahretmeye muktedir olurum. Kanuni Sultan Süleyman

Korkudanmıdır ? yoksa diplomatik olarak doğacak sonuçtan mıdır? bilinmez ama Sonucunda Fransa'da 100 seneye yakın bir zaman diliminde dans yapılmamıştır.O zaman Kapımızda bize el açanlar şimdi Avrupa birliğinde söz sahibi olup bizi Barbarlıkla Suçlamakta ve birlikte istemiyoruz diye bilmektedir ne acı değil mi?
Devamını Oku
Çocuk Gözüyle

Zengin iş adamı bir gün zengin ailesi oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı,
insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin
çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.


Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu,
"insanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"
"Evet!"
"Ne öğrendin peki?"
Oğlu cevap verdi, "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört.
Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri.
Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar,
onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."
Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı.
Oğlu ekledi, "Teşekkürler, baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!" (Kral Çıplak Öyküsünü Hatırlattı)

Devamını Oku
Bak Şu Bürokrasinin İşine

1980 ler de Dış ziyaretler yapan Devlet büyüğüne bir tane yavru keçi hediye edilir,Tarım köy işleri ziraat müdürlüğüne oradan Atatürk orman çiftliğine ama bir bürokrat düşünür böyle olmaz bu hediye yarın bir gün hediye eden devlet başkanı gelirse hayvanat bahçesine mi gidecek? der

Boş bir arazi tahsis edilir keçi için bir barınak yaptırılır biri sabah biri akşam bakacak iki bakıcı
ve arsaya Gece göz kulak olacak gece bekçisi peki talimatlar olmadan bakıcılar ve bekçi nasıl çalışacaktır? planlama birimi kurulur birimin çalışabilmesi için arsaya kocaman bir bina inşa edilir.Binanın temizliği için iki hademe işe alınır Planlamada üç kişi işe başlar biri bakıcıları birisi bekçileri ve biriside temizlikçileri koordine edecektir.Bürokrasi devrededir
bir süre sonra bunların maaşını kim dağıtacak denilerek bir mutemet genel harcamaları organize etmeleri için muhasebe birimine bir mali müşavir bir katip bir muhasip alınır tamamda adam sayısı fazlalaştı bütün birimleri kim denetleyecek denilerek bir müdür o olmadığında vekalet etmesi için bir muavini ve konusunda uzman bir danışman işe alınır müdür için bir sekreter telefonlara bakması için santral görevlisi işe alınır sonra ülkede ekonomik kriz çıkar bekçi,bakıcı,ve hademelerin işine son verilir işler özelleştirilir özel firmanın gönderdiği bakıcı diğer bakıcının çalışma saatinin iki katı çalışmaktadır ve yarı maaşını almaktadır yeni hademe eski hademelerin yaptığı işlerin yanında hem bekçilik hem temizlik yapmaktadır oda yarım maaş almaktadır özel firma iyi çalışın bir sürü işsiz var kovarım ha diyerek işçilere aba altında sopayı göstermektedir tasarruf edilen para ile geriye kalan üst düzey personele zam yapılarak ekonomik kriz atlatılır özel firma sayesinde iki kişiye iş imkanı sağlanır

Not:Hikaye tanıdık geldiyse de olaylar hiç bir kurum ve kimseyle ilgisi yoktur geri kalanlar isim benzerliğidir

Devamını Oku
Yavuz ve Sultan Süleymanın Kıyafetleri

Yavuz Sultan Selim sıra dışı bir padişah idi.

her zaman klasik elbiselerini giyerdi. içi tamamen siyah kıyafet üstüne bir kırmızı kaftan, kafasına da yine siyah bir sarık takardı. elçiler ve diğer devletlerin erkanının karşısına da yine aynı kıyafetle çıkardı. onları kabul ettiği makama oturur, kılıcını koltuğunun yanına saplar ve elini onun üstünde tutardı.

o dönemde şehzade Süleyman süslenmeyi, kaftanlara bürünmeyi pek severdi ki hatta bir ara Süleyman'nın çok süslü elbiselerle dolaştığını gören yavuz anana bir şey bırakmamışsın be oğul diye çıkışmıştı * bir hoş sohbet arasında, fırsattan istifade kendisini tutamayarak sordu:

- baba, neden sen de güzel kıyafetler giymiyor da hep aynı şeyleri giyiyorsun?

yavuz kılıcını gösterip cevap verdi:

- bu kılıç burada böyle parladıkça onların bırak kıyafetlerime, gözüme bakacak hali olmaz oğul.demiştir

Devamını Oku
Nefsimiz Azmasın

Yavuz Sultan Selim asırlardır âli osmanın hasretini çektiği mübarek beldeler feth olunmuştur...
savaş bitip İstanbul'a dönerler, şehrin girişine uzak bir mevkide askere dur emri verir...


konaklanır...
şehirdekiler sabırsızlık içinde adam gönderirler:
'efendimiz, şehirde tüm ahali karşılama merasimleri için yolunuz üzerindeki tüm caddeleri doldurmuştur, gelişini gözleriz, kullarınızı bu meserretten daha fazla mahrum etmeseniz'
'hayır der, beklenecek..'
gece olur, kimseler kalmaz ve askerleriyle sessizce girerler sehre ve herkesi evlerine sessizce gönderir, kendisi de bir hırsız sessizliği ile sarayına girer ve yerleşir..
hikmeti sorulduğunda,
'bu kadar tantana ile, muzaffer kumandan muamelesi ile nefsimizi mi azdıralım?

Devamını Oku
Hızır ile Kanuni Sultan Süleyman

Yahya Efendi’nin Hızır ile buluşup görüştüğünü bilen Kanuni Sultan Süleyman, Yahya Efendi’den sürekli kendisini Hızır ile tanıştırmasını ister. Bir gün Yahya Efendi ve Kanuni, kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmışlar. Yahya Efendi yanında bir ahbabı ile gelip kayığa binmiş.Birlikte giderlerken, Yahya Efendi ahbabı ile sürekli dini sohbet etmiş. Durumdan sıkılan Kanuni ise sürekli

elindeki değerli yüzüğü ile oynuyormuş. Şeytanın işi yok ya, yüzük birden elinden fırlayıp Marmara’nın serin sularına gömülmüş. Kanuni duruma sıkılmış ama padişah olduğu için de bir şey belli etmek istememiş. Yüzüğünün denize düşmesini adamın can sıkıcı konuşmalarına yormuş.
Adam sürekli olarak Kanuni’ye bakıyormuş…
Bir müddet gittikten sonra, o zat inmek istediğini bildirince, kayık kıyıya yanaşmış. O zat ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultan’a uzatmış. Avucundaki suda, biraz önce denize düşürdüğü yüzük varmış.
Yahya Efendi hariç, kayıkta bulunan herkes çok hayrete düşmüşler.
Kanuni elini uzatıp yüzüğü alınca, adam birdenbire gözden kayboluvermiş.
Kanuni, Yahya Efendi’ye dönerek:
-Ağabey, neler oluyor?” diye sormuş.
-O gördüğünüz Hızır Aleyhisselam idi, cevabını vermiş Yahya Efendi.
Kanuni bunun üzerine:
-Bizi niye tanıştırmadınız? diye sorunca, Yahya Efendi şöyle cevap vermiş:
-O kendini tanıttı; ama siz tanımakta geç kaldınız..

Devamını Oku
Mısırın Fethi

Osmanlı ordusu Mısır seferine giderken haliyle bağlık - bahçelik yerlerden geçiliyordu. Salkım üzümler, olgunlaşmış elmalar, armutlar ve daha türlü türlü meyveler vardı.


Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman, Yavuz Sultan Selim’in içine bir şüphe düştü: “Acaba askerim sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparmış olabilir mi?” diye düşünüyordu. Hemen Yeniçeri Ağası’nı çağırdı ve durumun araştırılmasını emretti.
Heybeler - torbalar araştırıldı, iyice soruldu ama, asker üzerinde hiç bir iz bulunamadı. Yeniçeri Ağası gelip durumu söylediğinde Padişah rahatlamıştı. El açıp dua etti:
“Ey Allah’ım!.. Bana haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için Sana şükürler olsun.”
Sonra Yeniçeri Ağası’na dönüp şunları söyledi:
“Eğer askerlerim içinde bir tek kimse sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese idi, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü ağa, haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz!..”

Devamını Oku
Şan Şöhret

Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nden başarılı dönmüştü. Bütün halk toplanmış
onu şehre girerken alkışlamak için sabırsızlanıyordu. Ama Padişah, gece olmadan şehre girmek istemiyordu. Bunun sebebini herkes merak ettiği halde hiç kimse sormaya cesaret edemiyordu.


Sonunda büyük alimlerden olan İbni Kemal:
“Padişahım, bir maruzatım var,” dedi.
Padişahın:
“Efendi, ne istediğin varsa hiç çekinmeden söyle,” demesi üzerine İbni Kemal cevabı merak edilen soruyu şöyle sordu:
“Askerler merakta, bütün halk sokağa dökülmüş, sizi alkışlamayı beklerken siz hala şehre girmezsiniz. Bunun sebebi hikmeti nedir?”
Yavuz şu şahane cevabı verdi:
“Efendi, sen bizi hala tanıyamadın mı? Biz; şan, şöhret ve alkış toplamak için değil,
Allah rızasını kazanmak için savaşırız.”

Devamını Oku
Büyük Diktatör


Uganda eski devlet başkanı idi amin başlarda çok sempatik bulunmuştu ve bir çok kişi deli derken bir çok davranışı halkın sempatisini toplamıştı size bunlardan bir anekdot idi amin döneminde bir hapishaneyi

 

 
gezmektedir acımasız bir diktatör olduğu bilindiğinden kime baksa hemen esas duruş şeklinde karşısına gelip sorunlarını anlatmaktadır.Bu hapishanede de belki bir aftan faydalanabilirim diye umut eden mahkumlar o her çağırdığında yanına gidip sorunlarını anlatmaktadır
-sen oğlum neden buradasın?
-Efendim aslında yanlış anlaşılma ben bir şey yapmadım sadece olay zamanı oradan geçiyordum ben suçsuzum
-Anladım sen evladım sen neden buradasın?
-Ben efendim tamamen temizim aslında cinayeti ben işlemedim yargılamam yanlış yapıldı
-Hmm peki sen neden buradasın?
-Ben hırsızlık ama inanın ben masumum sahibi yok sanıyordum yoksa nenden alayım?
-Sen
-Efendim aslında ben suçsuzum beni sadece birisiyle karıştırdılar yanlışlıkla buradayım
diye uzar gider herkes diktatöre acaba af alabilir miyim uğraşıyorken ama o sıra birisi dikkatini çeker ranzasında ağlamaktadır diktatör adama yaklaşır ranzaya oturur ve sorar sen neden buradasın?
-Efendim ben suçluyum çocuğum çok hastaydı ve aileme bakamıyordum ona ilaç ve yiyecek alabilmek için ekmek çaldım birini soydum ve hak etiğimi buldum
İdi amin gürledi"çabuk hapishane müdürü buraya gelsin" bir adam titreyerek geldi
-Burun efendim
-Bu kadar masum insanın bulunduğu yere böyle pis bir suçluyu koymaya utanmıyor musun? çabuk bu adamı dışarı atın der ve adamı affeder
Devamını Oku
F.U.C.K Kelimesinin Ortaya Çıkışı

İngiltere tarihinin en kanlı ve dramatik zamanlarından biri kral VIII. Henry zamanıdır... Veba, katliam, Haçlı seferleri, uzak diyarlarda sömürgelere gidenler, orada kaybedilenler ve buna benzer
sebeplerle ülkenin nüfusu neredeyse yari yarıya düsmüş,Kral ülkesinin geleceğinden ciddi bir biçimde endişelenmeye başlamıştır.

Ama yaptırdığı araştırmalar sonucunda ülke hapishanelerinde çok sayıda serseri, hırsız katil hükümlü ve çok sayıda fahişe olduğunu tespit etmiş ve nüfus artışını sağlayabilmek amacıyla kral kontrolünde hapishanelerde çiftleşmeler organize etmiştir.Dünyaya getirilen çocukları da İngiliz Kraliyeti,yetiştirme ve topluma katma isini üstlenmiştir.Bu nüfus arttırma işlemine "Fornication Under Control of the King" yani "Kral kontrolünde zina" denmiş ve FUCK olarak kısaltılmıştır.
Bu Fuck işlemleriyle İngiltere nüfusu 10 yıl içerisinde 2 ye katlanmıştır."Fuck" kelimesi de İngilizce'ye buradan girmiştir. Bu olayın Tarih kitaplarıyla sabiti doğrudur. Buradan bizim anladığımız da, İngiliz halkının yarısı o... çocuğudur

Devamını Oku
Baltanı Bile


Bir ormanda iki Oduncu ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Aksamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi

 

 
bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.

İkinci adam çok daha fazla ağaç kestiği anlaşılmış.

Birinci adam öfkelenmiş :

" Bu nasıl olabilir ? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken ise basladım,
senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin.Böyle bir şey nasıl olabilir? bir yanlışlık olmalı

İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş :

" Ortada bir yanlışlık yok. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az cabayla daha çok ağaç kesilir."


Doğru çalışma teknikleri :Kendimizi geliştirmek , baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp,
yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için caba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun,karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur.

Ünlü Delphi tapinağında Sokrat'ın su sözü yer alır :

" İnsan Kendini Tanı "
Kendini tanımak, su anda olduğumuz noktayla olmak istediğimiz nokta arasındaki yoldur. Kendini tanımak, kendimizi nasıl gördüğümüz ile başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında fark olmaması anlamına gelir.

Bireysel ve is yaşamımızda basarili, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak,baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız
Devamını Oku
Biz Kisradan Daha Adaletliyiz

Hz. ömer ile amr. ibnü'l as, Müslüman olmadan önce iran'a at götürüp satarlarmış.Tabi hırsızlığın ve dolandırıcılığın cezası ölüm ve iranın başında mecusi(ateşe tapan) ve adaletiyle ünlü kral kisra var bir gün iran imparatoru kisra'nın oğlu, onlardan güzel bir tay satın almış. "ben imparator kisra'nın oğluyum, hayvanın parasını gelip saraydan alın" demiş. hz. ömer ile amr. ibnü'l as, birkaç gün parayı almak için saraya taşınmışlar ama her

seferinde kapıdakiler onları kovmuş. kisra onları pencereden görüp ne istediklerini sorarmış. adamları da "Arap dilenciler" diye söyleyerek geçiştirirlermiş. kisra sonunda kuşkulanmış ve tekrar geldiklerinde yanına getirilmelerini istemiş. saraya alınan at sahipleri durumu hükümdara anlatmışlar. hükümdar "yarın şehrin doğu kapısından çıkın. paranız kapıda ödenecek" demiş. hz. ömer ile amr. ibnü'l as ertesi gün şehrin doğu kapısından çıkarken kapıcılardan bir kese içerisinde paralarını almışlar. görmüşler ki hükümdarın oğlu ortadan ikiye bölünmüş. bir bölümü kapının sağında diğeri solunda asılı duruyor. işte o zaman kisra'nın ne kadar adil bir hükümdar olduğunu, suçlu öz oğlu bile olsa cezasını vermekten kaçınmayacağını anlamışlar.

İslam Devleti kurulup Mısır feth edilince Hz. ömer zamanında amr. ibnü'l as fethettiği mısır valiliğine atamıştı. söylediğine göre vali amr. mısır'da cami inşa edebilmek için bir Yahudi'nin evine el koymuş. Yahudi yalvarıp sızlanmışsa da vali aldırış etmemiş. bir gün karısı Yahudi'ye, "halifenin çok adil olduğunu söylüyorlar, Mekke'ye gidip bir de ona başvursan" demiş. bu fikre aklı yatan Yahudi Mekke'ye gelmiş ve halife'yi sormuş. bir hurma ağacının altında devesini katranlamakta olan bir adamı göstermişler, işte halife demişler. hükümdarları mücevherlerle süslü giysiler içinde görmeye alışık olan Yahudi şaşırmış, inanmak istememiş ama çaresiz adamın yanına gitmiş. hz. ömer "halife benim, derdin ne ise söyle" demiş. Yahudi mısır valisinin yaptıklarını anlatmış.

hz. ömer sağına soluna bakınmış ve bir hayvanın kürek kemiği gözüne ilişmiş. kemiği alıp, katrana batırdığı bir çöple üzerine bir şeyler karalamış ve Yahudi'ye vermiş. "bunu valiye ver" diyerek işine devam etmiş. Yahudi şaşkın şaşkın kemiği almış, yola koyulmuş. mısır'a dönerken bir işe yaramayacağını sandığı kemiği birkaç kez yere atmış ama karısının çıkışacağını düşünerek geri almış. mısır'a varınca kemiği valiye götürmeye önce cesaret edememiş. yine karısının baskısı ve ısrarları üzerine götürmek zorunda kalmış. vali kemiğin üzerindeki yazıya bakınca, birden yerinden fırlamış, evin boşaltılması için emirler vermiş.

hz. ömer'in amr. ibnü'l as'a gönderdiği kemiğin üzerinde de "biz kisra'dan daha adaletliyiz" yazılı imiş.

Devamını Oku
Sakın Bunu Kimselere Anlatma

Sıcak bir yaz günüydü. Devesinin üzerine binmiş, ıssız çöllerde yolculuk yapmakta olan bir bedevi, yorulunca biraz oturup dinlenmeye karar verdi. Uzaktan güçlükle yürüyen, dudakları susuzluktan kurumuş bir adam yanına çıka geldi.
Adam bedeviyi görünce hemen: “Su!..” dedi.

 
Çok yorulmuş ve çok susuz kalmış olacak ki adam acele edercesine: “Ne olur biraz su!..” dedi.
Susuzluktan mecâli kalmayan, hararetten dudakları çatlamış adam, hal ve tavırlarıyla durumun ciddiyetini göstermek istercesine davranışlar sergilemeye başladı.
Kendisine acındırarak, vaziyetinin kötü olduğunu anlatmağa çalıştı ve zor hareket eden diliyle tekrar şöyle söylendi: “Uzun süredir yollardayım; çok ama çok susadım. Ne olur biraz su!..”
Bedevi, adamın haline baktı ve acıdı. Çölde yolculuk esnasında kendisinin de en büyük ihtiyacı olan su kabını derhal devesinden alıp o adama uzattı.
Adam suyu içince gözü açıldı, dinçleşip kendine geldi. Fakat tam o sırada, beklenmedik bir harekette bulundu.
Birden, âni bir hareketle bedeviyi itti ve yere düşürdü. Sonrada devenin üzerine atlayıp kaçmaya başladı.
Bedevi neye uğradığını şaşırmıştı. Bu adamın yaptığına ne demeliydi?
İyilik yaptığı adamdan kötülük görmüştü. Telaş ve heyacan içerisinde, şaşkın bir vaziyette donup kaldı. Ne yapacağını bilemedi?
Hırsızın arkasından hayretle ve şaşırmış bir vaziyette bakarken birden aklına hırsızın peşini takip etme düşüncesi geldi. Adamın peşinden koşmaya başladı. Fakat ne çare?
Hırsız deveyi koşturarak uzaklaşıp gitmişti. Aralarındaki mesafe bir hayli açılmıştı. Hava da çok sıcaktı. Ona yetişmesi mümkün değildi.
Bedevi, ona ulaşmaktan ümidini kesince arkasından şöyle seslenmeye başladı: “Dur!.. Bir dakika dur!..” Bir çift sözüm var sana!..”
Adam bedevinin sesini işitiyordu. Fakat hiç aldırış etmiyordu. Üstelik deveyi daha süratlendirerek yoluna devam ediyordu.
Çaresiz kalan bedevi, adamın arkasından hem koşturuyor hem de sesleniyordu:
“Ey hırsız, tamam!.. Deveyi al git, ama sakın bu olayı kimselere anlatma!..”
Hırsız bir an duraksar gibi oldu. Çünki bedevinin bu isteği tuhafına gitmişti. Kendi kendine “Acaba yanlış mı duyuyorum?” dedi. Kulağına gelen sesi iyice dinledi.
Ses ve söz aynıydı: “Ey hırsız!.. Tamam!.. Deveyi al git, ama sakın bu olayı kimselere anlatma!..”
Bu ne demekti? Bedevi niçin “Kimselere anlatma!” diye sesleniyordu?
Bu isteği tuhaf bulan hırsız, devenin süratini kesti. Hafif durur gibi yaptı: Bedevinin kendisine sesini duyacak kadar yaklaştığını görünce ona:
– Niçin kimseye anlatmayayım? diye sordu.
Bedevi ona insanlık adına bir ders vermek isteyerek şöyle dedi:
“– Eğer sen bu hadiseyi insanlara anlatırsan, bu yaptığın yanlış hareket her yere yayılır. İnsanlarda iyilik yapma, yardım etme duyguları körelir.
Kalblerdeki şefkat ve merhamet hislerinin zayıflamasına, hatta yok olmasına sebeb olur.
O zaman insanlar bir daha muhtaç, garib, yolda kalmış kimselere yardım etmez hale gelir.
Issız çöllerde yolculuk yaparken ihtiyaç içinde susuzluktan kıvranan bir yolcu görseler hiç ilgilenmezler. Görmemezlikten gelirler. Bu ise insanlık adına büyük bir kötülük, hatta düşmanlıktır.
Bu sebeb; “Sakın kimselere anlatma!.. Kötülüğü ifşa etme!.. İnsanlar arasında yayma!..”
İnsanlardaki mürüvvet ve yardımseverlik duygularını öldürmüş olma.
İnsanoğlunun hata ve kusurları, kötü davranışları ifşa etmesi, toplum içerisinde yayması, hem kendisi hem de toplum açısından telafisi mümkün olmayan zararlara yol açar.
Kötülüğü ifşa etmek, her şeyden önce, hata ya da kusur işleyen insanı ya da kötülüğe maruz kalan kimseyi rencide eder ve incitir. Onun saygınlık ve itibarını zedeler.
Devamını Oku
Deniz Kızı

Bir deniz kıyısında küçük bir balıkçı köyü varmış.Bu köyde ihtiyar bir balıkçı yaşarmış. İhtiyar Balıkçı her sabah erkenden balığa çıkar akşam olduğunda yorgun argın köyüne dönermiş. Kıyıda İhtiyar Balıkçı'yı karşılayan köyün delikanlıları ona şü soruyu sorarlarmış:

"İhtiyar Balıkçı bu gün denizde ne gördün?" İhtiyar Balıkçı yanıt verirmiş:


"Bu gün denizde bir kayanın üzerinde altın sarısı saçlarını fildişi taraklarla tarayan bir deniz kızı gördüm."

Delikanlılar güler İhtiyar Balıkçı ile alay eder sonra oradan uzaklaşırlarmış. Ertesi gün akşam İhtiyar Balıkçı yorgun argın balıktan dönerken yine kıyıya toplanan delikanlılar İhtiyar Balıkçı'ya sorarlarmış:

"İhtiyar Balıkçı bu gün denizde ne gördün?" Balıkçı yanıtlarmış:

"Bu gün denizde bir kayanın üzerinde altın sarısı saçlarını fildişi taraklarla tarayan bir deniz kızı gördüm."

Delikanlılar yine gülerek oradan uzaklaşırlarmış. Bu hep böyle sürer gidermiş.

İhtiyar Balıkçı yine bir gün erkenden denize açılmış . Bir süre gittikten sonra bir kayanın üzerinde altın sarısı saçlarını fildişi taraklarla tarayan bir deniz kızı görmüş. Akşam olmuş İhtiyar Balıkçı kıyıya yaklaşıp karaya çıkmış.Köyün delikanlıları her zaman olduğu gibi yine İhtiyar Balıkçı'nın çevresini alıp her zaman ki sorularını sormuşlar:

"İhtiyar Balıkçı bu gün denizde ne gördün? İhtiyar Balıkçı:

"Hiç bir şey görmedim." demiş



Bazen hayaller kurmak gerçekleştirmakten güzel gelebilir yada düşlediğimiz şey gerçklekleştiğinde hayal ettiğinizde bulduğunuz tadı alamayabilirsiniz bu yüzden hayal kurarken ve düşlerken dikkatli dileyin bir gün gerçek olabilir
Devamını Oku
Bu kadar Acele Neden?

Bir zamanlar Afrika'da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri, hayvanların ve yerlilerin yardımı ile taşıyarak uzun bir yolculuğa çıkmışlar. Kafile zor tabiat şartlarında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, çağlayanları geçerek yolculuğa günlerce devam etmiş.


Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden durmuşlar. Taşıdıkları yükleri yere indirmişler ve hiç konuşmadan beklemeye başlamışlar. Ulaşmak istedikleri yere bir an önce varmak isteyen batılı arkeologlar bu duruma bir anlam veremeyip, zaman kaybettiklerini, bir an önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatarak, yerlilerin neden durduklarını öğrenmek istemişler. Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekliyorlarmış. Bu anlaşılmaz durumu yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekile ifade etmeye çalışmış:

"Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor."

Kısaca: Modern şehir hayatının ve çağımızın getirdiği en büyük sorunlardanbiri bu; "hızla ve sonu bir türlü gelmeyecek olan hedeflere doğru çılgınca koşuşturmak" ve koşuştururken etraftaki ayrıntıları, manzaraları, küçük mutlulukları, kısaca hayata dair pek çok yaşanası güzelliği görememek ve kaçırmak ve nereye gittiğimizi bilememek... Halbuki durup ruhlarımızı beklemeliyiz.

Devamını Oku
Kars Tvden Bir Yayın

Kars'ta bir yerel TV halkın arasına karışarak gündelik
*hayata dair röportajlar yapıyor. Muhabir, yaşlı bir amcaya mikrofon tutup
soruyor;*
*- Nasılsin dayı, eyi misen?*


*- Sükür oğul, cani tasirem, eyiyem, coh eyiyem.*

*- Halin, keyfin, sağligin da eyi midir?*

*- Eyidir, he, çoh eyidir.*

*- Şehirden, hizmetlerden memnun musun?*

*- Nasi söz!*

*- Validen, kaymakamdan, belediye başkanından?*

*- Hiç eyle olur? Bizim ağzımiz dövlete ne diyebilir.*

*- Yani memnunsun.*

*- Allah dövlete millete, kaymakam bege, bölediye başganimiza zeval
vermesin.*

*- Memnunsun?*

*- Dövletimiz, kaymakamimiz, başganimiz, şanli ordumuz başimizdadir, her ne
olursa bir fiil o dakika yanimizdadir. Ben vatanima nasi serzenis ederem?
Amma, benim derdim baskadir.*

*- Allahına gurban dayı, söyle nedir?*

*- Doksan sene önce buraya Ruslar girdi ya?*

*- He girdi.*

*- Hani bu belediye binalarini, okullari, çesmeleri,istasyonu, yollari,
kaldirimlari Ruslar yaptilar ya?*

* - Rus isgalinde yapildi değil mi dayi?*

* - He.*

* - Heç benim dövletime, milletime sözum olur mu? Ben aha bu Rusların
avradini sikem

*Doksan sene once bu kaldirimlari, caddeleri yapip gittiler, bir gun olsun
bi kere Kars'a gidek, yollar bozuldu mu, kanallar tikandi mi demediler,
insan bi gelir de bakar buralara, hec beyle olur?!*
Devamını Oku
He Gurban

Erzurum'a bilgisayarın daha yeni yeni gelmeye başladığı zamanlarda bir işyerine bilgisayar ve stok programı satılır. teknik servis elemanı kurduktan sonra stok programının kullanımı ile ilgili bilgi verir ve ayrılır. aradan bir iki saat geçer, işyerinden telefon:

- kardeşim sizin anlattığınız gibi yapirem fakat program düzgün çalışmiir.
- nasıl yapıyorsunuz?
- senin anlattığın gibi.
- hata ne?
- yazdığım bilgiler kaydetmeme rağmen saklanmir.
- işlem basamaklarını tek tek anlatın.

"tamam" diyor ve başlıyor anlatmaya:

- programı açirem. malın adı bölümüne adını, adedi bölümüne adedini, birim fiyatını yazirem. hepsini yazdıktan sonra senin anlattığın gibi kayıt bölümüne basirem. ekrana bir yazı geliir:

"kaydetmek ister misiniz? e / h" yazısı çıkir.

ben de diyirem he.

Devamını Oku
Şeyh Şamil Ve Rus Çarı II Aleksander

Şeyh Şamil Ve Rus Çarı 2.Aleksander Rus Çarı II aleksander Şeyh Şamil’i şaşalı bir merasimle karşılar. Sarayında özel odalar ayırtır. Herkes onu görmek için can atmaktadır

 

 
çünkü ünü her taraf yayılmıştır. Sadece ünü mü; iki metreden fazla boyu,
boyuna çok uygun atletik vücudu, yakışıklılığı ve olanca heybetiyle o muhteşem bir insandır.
Elbette başta Rus sarayı mensupları olmak üzere herkes onu yakından hatta uzaktan bile olsa
görmek istiyor… Bir gün Çar II Aleksandr Şeyh Şamil’i yemeğe davet eder.
Sarayın yemek solunu davetlilerle doludur.
Şeyh Şamil kimseye aldırmadan gayet doğal bir davranışla, iştahlı bir şekilde
yemeğini yemektedir. Bu durumu gözetleyen çar, yanındakilere dönerek, Şeyh Şamil’in de
duyacağı bir ses tonuyla: “Korkarım bu adam birazdan bizi de yer” der.
Bunu duyan Şeyh Şamil, herkesin duyabileceği bir ses tonuyla aynen şöyle karşılık verir:
“Korkmayın bizim dinimizde domuz eti yemek haramdır
Devamını Oku
Ateist Berber


Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar. Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı.

 


Berber: ” Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah’ın varlığına inanmıyorum.”
...
Adam: ” Peki neden böyle diyorsun?”

Berber: ” Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya
çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok
sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu, terk edilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez, birbirini üzmezdi.Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum…”

Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı
uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü.

Adam: ” Biliyor musun ne var, bence berber diye bir şey yok”

Berber: ” Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim.”

Adam: ” Hayır, yok. çünkü olsaydı,caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.”

Berber: ” Hımmm. Berber diye bir şey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?”

Adam: ” Kesinlikle doğru! Püf noktası da bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, o ne yapsın..."
Devamını Oku
Bürokrasi ile Yaban Domuzu Avı Nasıl Yapılır?

1980 lerde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı`nda yaşanan bir hikaye. Bir dönem bakanlık, il müdürlüklerine bir yazı yazar ve
`Bölgenizdeki karga, yaban domuzu gibi tarımsal üretime zarar veren yabani hayvanların sayısını çıkartın, bize yollayın`

 

 


der. Bazı il müdürleri 30, bazıları 20 yaban domuzu olduğunu bildirir. Aradan 1 yıl geçer, bakanlıktan bir yazı daha gelir:
`Bölgenizdeki domuzların sayıları 150`yi aşarsa `sürek avı` başlatın.` Sürek avı başlaması için gerekli bürokratik işlemler ve nasıl ekipler oluşturulacağı,
vurulan domuzların kuyruklarının kesilerek ispatlanması gerektiği gibi formaliteler sıralanır. İl müdürleri yeni sayıları
5`er, 10`ar artırıp bildirir. İş, yıllarca böyle devam eder. Olayı anlatan bürokratın tayini bir gün Tunceli Tarım İl Müdürlüğü`ne çıkar.
Yine bakanlığın aynı yazısı gelir. Hemen, bir sene önce gönderilen yazıyı çıkartır ki ne görsün domuz sayısı 149. 1 tane artırsa sürek avı başlamak
zorunda kalacak. Kendi kendine, `ben bu sayıyı 99`a düşüreyim, kimse fark etmez` der ve yazıyı gönderir. Bir ay sonra bakanlıktan bir yazı gelir.
`Geçen yıl bölgenizde yaban domuzu sayısı 149 idi. Siz 99 olduğunu yazmışsınız. Ne oldu 50 yaban domuzuna?` diye sorulmaktadır. Bürokrat oturur ve bir
formül bulup bakanlığa yazar: `Evet geçen yıl sayı 149`du. Ancak köylüler resmi olmayan yollardan sürek avı başlattılar, hiçbirini de vuramadılar.
Domuzlar sınır ilimiz olan Erzincan`a geçti.` der. Bürokrat, `Hayvanları vurduk` dese, bakanlık kuyruklarını isteyecek.
Bakanlık bunun üzerine Erzincan il müdürüne bir yazı yazar: `Bölgenizde 100 yaban domuzu olduğunu yazıyorsunuz.
Ancak Tunceli İl Müdürlüğü 50 adet domuzun bölgenize geçtiğini bildirdi. O hayvanları bulun. Sayı 150`yi aştığı için de hemen ekipleri toplayarak sürek avı yapın.` der.
Erzincan il müdürü düşünür ve bakanlığa şöyle bir yazı yazar: `Evet doğrudur. Ancak, Tunceli`nin 50 domuzu hızlarını alamayarak sınırımızı aşıp Erzurum il hudutlarına geçti`
deyip işin içinden sıyrılır. Bakanlık bu defa Erzurum İl Müdürlüğü`nden hayvanların bulunup sürek avı başlatılmasını ister.
Erzurum il müdürü de Erzincan il müdürünü arayıp olayı sorar, akıl danışır ve bakanlığa şunu yazar:
`Doğru. 50 domuz bölgemize girdi, peşlerine düştük, ancak Ağrı il sınırına girdiler.` Bakanlık bu kez Ağrı il müdürlüğüne yazar.
Ağrı il müdürü de Erzurum il müdürünü arar. Ve o da bakanlığa `Evet doğru bizim sınırdan girdi, ama ülke sınırlarını aşıp Ermenistan`a geçti.`
diyerek olaya Tarım Bakanlığı nezdinde son verir.
Devamını Oku
Manhattan Yarım Adası


İkiz Kuleler'in bulunduğu Manhattan adasının adı, beyaz adamın kıtaya gelişinden hemen sonra konmuş. Manhattan adası o zamanlarda avı bol, yemyeşil ve bereketli bir adaymış. Üzerinde de, şimdilerde adı sanı unutulmuş küçük bir kabile yaşıyormuş. Bu kabileden genç bir yerli bir gün ava çıkmış. O gün av o kadar bereketliymiş ki, Kızılderililerin genelde yapmadığı bir hatayı yapmış ve bir yerine iki ceylan avlamış. Avın heyecanıyla yaptığı bu hatayı anlayınca çok üzülmüş. Çünkü ihtiyacından fazlasını avladığından Ulu Manitu'yu gücendirdiğine inanıyormuş.

Üzüntü içinde yürürken, oraya yakın bir yerden yükselen bir kamp ateşi görmüş. Kampı kuranlar da, Amerika'ya Avrupa'dan zengin olmaya gelen gelen iki kanun kaçağıymış. Adamlar çok sarhoşmuş. Genç Kızılderili, Manitu'yu kızdıran ceylanlardan birini hediye etmek amacıyla kampa yönelmiş.

Beyaz adamlar ise hiçbir şey avlayamadıklarından ateşin başında aç aç oturuyorlarmış. Karşıdan sırtında iki ceylanla gelen kızılderiliyi görünce, sorgusuz sualsiz vuruvermişler zavallıyı. Silah sesleri kabilenin olduğu yere kadar ulaşmış. Kabiledeki savaşçılar olay yerine ulaştıklarında, genç kızılderili son nefesini vermek üzereymiş. Ruhu Ulu Manitu'nun çayırlarına çıkmadan önce olan biteni anlatmış. Savaşçıların iki katili bulması çok zaman almamış.

Kabilenin büyücüsü işkence direğine bağlanan beyazlarda bir gariplik olduğunu anlamış. Çantalarında yerlilerin "ateş suyu" dediği viskiyi bulmuşlar. Arkadaşlarının bir hiç yüzünden öldürüldüğünü anlayan büyücü, olayın olduğu adayı ve ateş suyunu lanetlemiş. Adaya, "İki Sarhoş Adam" anlamına gelen "Mahhattan" adını vermiş. Kabile, lanetlenen adadan göç etmiş.

Yıllar sonra söz konusu yere Dünya Ticaret Merkezi'nin İkiz Kuleleri dikilmiş. Ancak ada hakkındaki bu efsaneyi bilen kızılderililer, her fırsatta kulelerin bulunduğu yerin lanetli olduğunu söylerlermiş. En sonunda da bu lanet gerçekleşmiş zaten.

Devamını Oku
Simit Parasıyla Cennet Alınırmı?

 


Günün son dersinin sonuna gelinmişti. öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı.Gecikmek
için de elinden geleni yapıyordu.Nihayet zil çaldı. öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.
öğretmeni, onun bu hâlini fark etti: - Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
- Ahmet arkadaşımız var ya...
- Evet, ne olmuş Ahmet'e?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
- Ee?
- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem,siz de ona verseniz?

Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup dusundu.Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi,ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardim ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan öğretmen:
- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. yanlış mi biliyorum?
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. çoğu zaman is bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
- Nerede çalışıyorsun?
- Simit satıyorum.


Nurhan öğretmen yine durup düşündü. iyiliğin bu kadarına ne demeliydi simdi. Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.



Nurhan öğretmen, Ali'ye dondu:
- büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Çok zengin bir iş adami...
- Niçin?
- İnsanlara daha çok yardim etmek için...
- Güzel, dedi Nurhan öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı degil. istersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardim edersin.Olmaz mi?
- Olmaz, dedi Ali. Simdi yapmalıyım.
- Neden olmaz?
- üç sebepten dolayı olmaz.


Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var,her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.
İkincisi: "Agac yas iken eğilir." deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.
üçüncüsü ise daha önemli: büyüdüğüm zaman çok zengin bir iş adami olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar buyuk iş adamı olamazlar.


Nurhan öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi.?
- açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Simdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardim edebiliyorum.
Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Simdi gücüm bu olduğuna göre Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu?

Nurhan öğretmenin gözleri dolmuştu. Başını "Evet" anlamında sallarken Aliyi evine yolladı.
sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masaüstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı. Hiç bir para ona bu kadar kıymetli gelmemisti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile
kıymetliydi. Öyle bu paralar, Bu bozuk simit paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.

Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan öğretmen. içinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. ağladı ... ağladı.

Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş yavaş sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadik
"Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak" diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde " Ne dediniz hocam " demesini bile duymayan Nurhan öğretmen bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına
karışı vermişti
Devamını Oku
Görünmez Kaza

 

 

Bu olay gerçek hayatta olmuş ve basına yansımış bir olaydır.
Büyükşehir Belediyesi Kuruluşlarından KIPTAŞ 'ın
Genel müdür Yardımcısı Emin Batur, Şantiyelerden birinde meydana gelen bir kaza sonunda kazaya maruz kalan duvarcı ustasının yazdığı tutanak:
Sayın yetkililer:
İş kazası tutanağına planlama hatası diye yazmıştım. Bunu yeterli görmeyerek, ayrıntılı anlatmamı istemişsiniz. Şu anda hastanede yatmama neden olan olaylar aynen aşağıda anlattığım gibi olmuştur.
Bildiğiniz gibi ben bir duvarcı ustasıyım. İnşaatın 6. katındaki işimi bitirdiğim zaman biraz tuğla artmıştı, yaklaşık 250 kg. kadar olduğunu tahmin
ettiğim bu tuğlaları aşağıya indirmek gerekiyordu.Aşağıya indim bir varil buldum, ona sağlam bir ip bağladım, 6. kata çıktım. İpi bir çıkrıktan geçirip ucunu aşağıya salladım. Tekrar aşağıya indim ve ipi Çekerek varili 6 kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp tekrar yukarı çıktım.Bütün tuğlaları varile doldurdum.Aşağı indim, bağladığım ipin ucunu çözdüm.
İpi çözmemle birlikte birden kendimi havada buldum. Nasıl bulmuyayım ben yaklaşık 70 kiloyum. 250kg lık varil süratle aşağıya düşerken beni yukarı çekti. Heyecan ve şaşkınlıktan ipi bırakmayı akıl edemedim.
Yolun yarısında Dolu varille çarpıştık. Sağ iki kaburgamın burada kırıldığını sanıyorum.
Tam yukarı çıkınca 2 parmağım iple beraber çıkrığa sıkıştı. Parmaklarımda bu sırada kırıldı.
Bu esnada yere çarpan varilin dibi çıktı ve tuğlalar etrafa saçıldı.
Varil hafifleyince bu sefer ben aşağıya inmeye varil yukarı çıkmaya
başladı ve yolun yarısında yine Varille çarpıştık. Sol bacağımın kaval kemiği de bu sırada kırıldı.
Can havli ile ipi bırakmayı akıl ettim. Başımı yukarı kaldırdığımda
boş varilin süratle üzerime geldiğini gördüm. Kafatasımın da böyle çatladığını sanıyorum. Bayılmışım, gözümü hastanede açtım.
Cenab-i Hak'tan tüm kullarını böyle görünmez kazalardan korumasını diler, hürmetle ellerinizden öperim.

Duvarcı Ustanız LAZ OSMAN
Devamını Oku
Muhteşem Ahçı

 


Yemekleriyle ünlü yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve yeni gelini için yine mutfağına kapanmış, yemek yapıyordu. Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi.


Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar. Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler değme oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı. Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti. Oğlu, yeni gelini ve aile dostu, kadıncağıza durumu fark ettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da, yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi.Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra gitmeyi düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra, yaşlı kadına:

“Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum. Bana söyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var” dedi.

Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi:

“Hayır, hiçbir şeyim yok. Kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak.
Devamını Oku
Tanrı Varmıdır?

 

 
Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;
- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?

Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.
- Evet, her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine ‘Evet efendim’ diye cevaplar.Profesör devam eder.
- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.


Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve ‘Bir soru sorabilir miyim profesör’ der. Profesör sorabileceğini söyler.
Öğrenci ‘Soğuk var mıdır’ diye sorar.
Profesör; ‘Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır’ diye cevaplar. ‘Sen hiç soğuktan üşümedin mi?’

Öğrenci ‘Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıkları mızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir’ der ve devam eder.
- Profesör, karanlık var mıdır?
- Tabii ki vardır.
- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yasamda gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışı
k üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer mekân için kullanılan bir kelimedir. O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim. Şeytan var mıdır?

Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..
- Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki
işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.
Öğrenci itiraz eder.

- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.
Profesör kürsüdeki yerine çöker .Genç öğrencinin adı Albert Einsteindir
 
 
 
 
Devamını Oku
Küsen Gelin
Babamın dayısı halit dayıyı görmeyeli epeyce zaman olmuştu. Yılların onun üzerinde bıraktığı etki sadece saçlarındaki beyaz tellerdi. yüzü sanki hiç değişmemişti. iri gözleri pırıl pırıl parlıyor yanaklarında hala elma gibi kıpkırmızı. halit dayı güler yüzlü şakacı hoşsohbet bir insandır. ben onun en çok konuşurken sohbetinin arasına şiirler serpiştirmesini severim. benim hikaye yazdığımı duyunca babama " bizim gelinin hikayesini mutlaka anlatmalıyım eminim hoşuna gider" demiş. derken babamla birlikte bana geldiler. çayını içerken anlatmaya başladı.
"tarlayı taşlı yerden kızı kardeşli yerden al diye boşa söylememiş atalarımız. bizim oğlana çok dedim ama baba nasihati dinlemedi.alacağın kız baba otoritesi ağabey baskısı görmeli. kavga hakaret küfür nedir? az çok bilmeli. yani hayatın gerçeklerinden haberi olmalı dedim. çünkü oğlum öyle
ortamlarda büyüdü. davul bile dengi dengine değil mi? o ne yaptı? bula bula bir kibar bir ailenin çıtkırıldım kızını buldu. bu kız bizim ailemize göre değil dedim seviyorum aşığım ondan başkasıyla evlenmem dedi. kız esmer güzeliymiş tam istediği gibiymiş. oğlum yüzü güzele doyulur da huyu güzele doyulmaz dedim. huyu da güzel dedi. ona çok sevdiğim bir şiiri okudum.




deh dedin mi yürüdü mü at
tut dedin mi tuttu mu evlat
eğer birde güzel huyluysa avrat
ne işin var düğün evinde
düğün senin evinde gir oyna çık oyna


güldüm şiir hoşuma gitti. dur dedi daha devamı var. bitmedi.

deh dedin mi yürümedi mi at
tut deyince tutmadı mı evlat
eğer birde çirkin huyluysa avrat
ne işin var ölü evinde
ölü senin evinde gir ağla çık ağla

oğlum şiirden işine geleni anladı. aşığın gözü kör olduğu gibi kulağı da sağırmış meğerse. benim evim düğün evi olacak baba hiç merak etme dedi.Allah biliyor kalbimi kızı istemeye giderken vermezler inşallah diye dua ettim. oğlanın tahsilimi etkili oldu yoksa kızlarının arzusunamı karşı gelemediler bilmiyorum hiç nazlanmadan evet dediler.
düğünden önce çektiğimiz sıkıntıları maddi olarak ne kadar zorlandığımızı burda anlatmıyacağım. kısaca dünürlerimiz sayesinde adını hiç duymadığımız markaları ve markalı mobilyaların bizim mahallede bir ev fiyatına olduğunu öğrenmiş olduk. boyumuzca borca batıpelimizdeki bütün imkanları seferber edip oğlanı evlendirdik. şöyle bir oh çekip dinlenelim demeye kalmadı düğünden üç gün sonra oğlum bir karış suratla geldi. gelinimiz düğünde taktığımız takıları beğenmemiş ileri geri konuşmuş. bizim oğlanında zoruna gitmiş tartışmışlar. gençleri anlamak zor. ne zaman sevmeyi bitirdinizde kavgaya sıra geldi.

Gelin ayıp etmiş doğrusu. bizim halimiz durumumuz belli. borç harç evi onun istediği gibi döşedik. bunun üzerine tantanalı bir düğün masrafıda eklenince takı almak için borcu iyice kabartmayı gözümüz kesmedi. dört tane bilezik taktık. bir kaç ince bilezikle düğünü ucuz yollu
hallettiniz.altını artık köylüler takıyor. ben pırlanta set takacağınızı zannetmiştim.
demiş A benim güzel gelinim biz evladımız büyüttük yetiştirdik koca adam ettik sana verdik. biraz sabırlı olsaydın o sana altında alırdı pırlantada. yok şimdiki gençlerde sabır diye bir şey yok. tabii bu
düşündüklerimi oğluma söyleyemedim. yangına körükle gitmeyim yuvasında mutlu olsun düşüncemle gelini haklı çıkardım. evlilikte olur böyle şeyler.hem onun etrafındaki insanlar pırlanta takan insanlar. ona göre davranmalı ve düşünde ona pırlanta takmalıydık. gelini mahcup ettik haklı git özür dile deyip evine yolladım.

bir hafta geçti. bizim oğlandan ses seda yok. akşam evini aradım. telefona gelin çıktı. nasılsın kızım diye sordum konuşmadan doğru oğluma verdi. durumdan şüphelendim. oğluma hal hatir sorduktan sonra gelin nasıl dedim. bir haftadır küs konuşmuyor dedi. özür dilemedin mi diye kızdım.
dilemiş ama tartışırken ağır konuştuğu için gelin onu affetmemiş. oğlumun sesi çok kötü geliyordu.Oldum olası kimseyle küs duramazdı. annesi ona kızsa ve bir beş on dakka onla konuşmasına annesine " anne beni döv ama nolursun küsme" diye yalvarırdı. oğluma git çiçek felan alda gönlünü yap deyip teli kapattım.

Her evlilikte küskünlükler olur. karımla bizde birbirimize kırılıp küstüğümüz zamanlar olmuştur. küsüp te barışmanın tadı hiç bir şeyde yoktur.barıştığımız zaman yeni evliler gibi oluruz. fakat öyle uzun küs kalamayız ki. 1 yada 2 gün. 3. güne kalmaz. rahmetli babam dinimizde üç günden fazla küs kalmak yok. 3 günü küs geçirdiğin zaman günaha girersin derdi. neyse ertesi gün barıştılarmı diye merak ettim. oğlumun iş yerini aradım. eşine gül almış. onu yemeğe çıkarmış barışmışlar. nasıl sevindim anlatamam. çocuklar evlenirken anayı babayı dinlemiyorlar ama sorunları olduğunda buna anne ve babayıda ortak ediyorlar.

Barışmalarının üstünden 15 gün geçmişti ki oğlum yine bir karış suratla geldi.Yine tartışmışlar. oğlumu kabalıkla suçlamış. " bana su getir çay yap diye emrederek konuşamassın. lütfen yaparmısın diye konuşacaksın demiş.bu sefer gelin haklı ben biliyordum bu tür sorunlar oalcağını. kültür farkı ortaya çıktı. oğlanda haklı. bizim evde kimse yapar mısın edermisin tutarmısın diye dolaylı Konuşmaz. neyse çocuk üniversitede yabancılarla konuşurken bunları öğrenmiş. kullanmasına kullanıyor ama sonradan öğrenilen dil ancak bu kadar olur. evde bizim evde konuşulduğu gibi konuşulur sanıyor. Gelin bizim oğlan sen kıymet bilmez bi eşeksin demiş. geçenlerde duyduydum. şimdiki sevgiler çiçek adıyla başlayıp hayvan adıyla bitiyormuş sözü meğersem
doğruymuş. bu devirde aşklar çok hızlı yaşanıp bitiyor.

bizim gelin bu sefer 2 ay küstü. sadece kocasına değil bize de küstü. bizim suçumuz nedir bilmiyorum ama herhalde sebep oğlumuzu onun aile yapısına göre terbiye etmeyişimiz. böylece gelinimizin huyunu öğrenmiş olduk. gelin küsmeyi seviyor. o gün sonra daha çok küstü. 6 ay küstüğü zamanlar oluyordu artık.Şimdi iki yaşında bir torunumuz var. oğlum karısının küsmelerine de evde
ocağın üstüne bırakılmış yemekleri ısıtıp yemeyede alıştı. işin kötü tarafı oğlum evini otel gibi kullanmaya başladı. gelin küsüyor o kendini gezmeye veriyordu. o geziyor parasını çarçur ediyor diye gelin daha çok küser oldu.oğlum karım küs nasılsa hesap vermiyorum diye daha çok geziyor daha çok
para çarçur ediyordu. bir kısır döngünün içinde dönüp duruyorlardı.Gelinin uzaktan akrabası olan bir tanıdık geldi bize geçen gün. onun söylediklerini duyunca şaşkınlıktan ağzım açık kaldı.bizim gelinin babaannesi bir kere kocasına bir küsmüş ve tam 30 yıl kocasıyla hiç konuşmamış. beterin
beteri varmış da bizim haberimiz yok Allah'tan bizim gelinin küsme süresi 6 ayı geçmemişti insanoğlu köküne çeker diye boşa dememişler.

sözünün bu kısmında halit dayının çayını tazelemek için ayağa kalktım. halit dayı çayından ir yudum aldı ve devam etti; bir gün bizim oğlan geldi. baba artık ben dayanamayacağım boşanacağım dedi. iyi
oğlum hemen boşan. sorunlardan kaçmak her zaman en kolay olandır. sende kolay olanı tercih et. evliliğini kurtarmak için savaşma boşan. fakat unutmaki kolay olan yol hep kolay devam etmez. ardında zorluklarıda vardır. Bir çocuğun var onuda hiç unutma dedim. Ben öyle deyince gözleri doldu. bende bitsin istemiyorum ama bir ömür böyle devam etmezki dedi. dur bakalım oğlum biz bu gelini küsme huyundan nasıl vazgeçiririz diye düşünmeye başladım. gelin küsünce sen napıyorsun diye sordum. bende ona küsüyorum dedi. birden beynimde bir ampul yandı. tamam işte dedim.o sana küsünce sen ona küsmeyeceksin dedim.tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok misali tek başına küsülmez. sen onun küsmesine hiç aldırma hiç bişey yokmuş gibi onunla konuş cevap vermezse şaka yap onu güldürmeye çalış. ama küsmesine izin verme dedim. yapmam baba yaaa. öyle şey mi olur. o
benimle konuşmasın ben onula konuşmaya uğraşayım. beni ne duruma düşürmek istediğinin farkındamısın. benim gururum ne olacak dedi. kolay kolay hiddetlenmem ama öyle söyleyince kan beynime sıçramış.ayağa kalkıp bağırmışım. Ne gururu oğlum. karı kocanın yanında gurur kelimesi
anlamını kaybeder etmiyorsada etmelidir. sabah kızar kavga edersin. bir daha yüzyüze bakılmayacak laf duyarsın laf edersin. fakat gece aynı yatağa girince hepsini unutursun. seviyorsan unutmalısın. hata yapmayı biliyorsan özür dilemeyide bileceksin. kalp kırmayı biliyorsan gönül almayıda bileceksin. vel hasıl sözü uzatmalayalım oğlanı ikna ettim ve evine gönderdim. epey uğraştı. kolay olmadı. bazen bıktı ama vazgeçmesine izin vermedim. gelinide aldım karşıam bak kızım ya boşanacaksın yada güzelce yaşayacaksınız. öyle her gün küs her gün kavgalı yaşanmaz. oğlum yuvasını kurtarmak için gayret ediyor sende ona yardımcı olacaksın ve bu kötü huyunu unutacaksın dedim. nihayetinde ben haklı çıktım. gelin küsmeyi unuttu. artık kavga etmiyorlar. tabi arada sırada kavgalar olmuyor değil ama oda evliliğin tuzu biberi oluyorlar.Sizi tebrik ederim halit dayı gençleri iyi yönlendirmişsiniz. keşke aile büyükleri hep sizin gibi akıllıca davransa malesef hoşgörüsüzlükleri yüzünden onlarda yıkabiliyor bazı güzel evlilikleri dedim.yıkmak kolay yapmak zor dedi halit dayı. birden bir kahkaha patlattı: aklıma geldikçe gülüyorum. bu arada bizim gelinin adı tavşana çıktı. oğlum ona tavşanım diyor. onu küsme huyundan vazgeçirmeye çalışırken tavşanım yine küsmüş" diye ona takılıyormuş. bu tavşan sözü aralarında bi espri olmuş.Gelin küstüğü zaman oğlum ona tavşanım dedikçe dayanamayıp gülüyormuş.Arkasından bide ona tavşan diyoruz; ama duymasın. oğluma küsmüyor ama olaki
bize küser........
Devamını Oku
Bursa Ulu Camii Nasıl Yapıldı?

Yıldırım Bayezid Niğbolu zaferinde kazanılan ganimetlerle muhteşem bir mescit yaptırmak ister. Mimarlar bugün Ulu cami’nin bulunduğu mevkide karar kılarlar. Söz konusu arsa üzerinde evi, bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. Hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır gönülleri hoş edilir. Ancak yaşlı bir kadıncağız bir “Evim de evim” feryadı tutturur ki sormayın. Değerinin fevkinde ücretlere omuz silker, bütün tekliflere “olmaz” der. Önce vezirler, sonra bizzat Sultan, kadının ayağına gider, iknaya çalışırlar. Ama o direnir.
Sultan Bayezit caminin yerini sevmiştir. Hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. Hatta divanı toplar, çözüm yolu arar. Kadılar “mal onun değil mi” derler, “satarsa satar, satmazsa satmaz!” Meclis çaresizlik içinde dağılırken Bayezit'in aklına damadı gelir. Emir Sultan’ı bulur meseleyi anlatır. Mübarek sadece tebessüm eder:
-Acele etme! der, bir gecede neler değişmez?
İhtiyar kadın o gece rüyasında mahşer meydanını görür. Annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet anıdır. Kalabalıkta korkunç bir azap endişesi vardır. O arada bir dalgalanma olur. İnsanlar alemlere rahmet olarak yaratılan Efendimiz’in yanına koşarlar. Şefaate kavuşan kavuşana. Kadıncağız da niyetlenir, ama bırakın yürümeye, kıpırdamaya mecali yoktur. Ayakları vücudunu taşıyamaz, ıstırapla yerleri tırmalar. Elinden kaçan büyük fırsat ciğerini dağlar. Feryat figan ağlamaya başlar. İşte tam o sırada Emir Sultan’ı görür:
-Herkes cennete gitti, der, ben bir başıma kaldım burada!
Mübarek o gönül ferahlatan tatlı sesiyle sorar:
-Kurtulmak istiyor musun?
Kadın nefes nefese cevap verir:
-Hiç istemez miyim?
-Öyleyse Sultanımızı üzme!
Ertesi gün kadın ayağı ile gelir, evini verir. Üstelik önüne konulan ücreti bağışlar camiye.

Devamını Oku
Somuncu Baba

Hamidettin-i Aksarayi hazretleri Yıldırım Beyazıt zamanında Bursa'da ekmek yapar satardı. Onun ekmeklerini şehir halkı âdeta yağmalarcasına alırlardı. Nasıl bir hamur yoğuruyordu da, bu derece lezzetli ekmek yapıyordu, bu kimsenin malumu değil onun
"Somunlar ... Mümünler ..." diye sokak aralarına, tatlı tatlı dökülen sesini duyunca , bütün Bursalı'lar birbirine girerdi.
Böylece Ulu Camii yapılırken orada çalışan işçilere kendi fırında yaptığı somunlarını getirir ve dağıtırdı. O küçücük fırınında yapılan somunlar işçilere yeter ve herkes o somunlardan rızklanırdı. Camide çalışan işçiler yemek saatinin gelmesini ve somuncu babalarının onlara taptaze sıcacık ve leziz somunlarından getirmesini dört gözle bekler, öğle saatini kollardı.
Günlerden bir gün, Yıldırım Bayezit'in damadı Emir Sultan hazretleri, elindeki çömlekle birlikte bu zatın fırınına çıkageldi! Ekmeklerle birlikte çömlekteki yemeğin de pişirilmesini istiyordu.Somuncu Baba, küreğin üzerine koyduğu çömleği fırına sürmeye çalıştı ama, nafile!O küçük çömlek fırına bir türlü girmiyordu!..
Somuncu Baba, geride durup seyreden Emir Sultan’ın yüzüne baktı ve yüzünde beliren tatlı bir tebessümle konuştu:
-Anladım… Bu işi ancak sen başarabilirsin!
Emir Sultan küreği aldı ve kolayca içeri sürmeyi başardı. Ama fırının içinde ateş yoktu ve soğuktu. Soran gözlerle ama tatlı bir tebessümle Somuncu Baba’ya baktı. Somuncu Baba yine aynı eda ile konuştu:
- Bekle… Az sonra pişer!
Karşılıklı gösterilen kerametlerden sonra iki ulu kişi birbirlerini tanıyıp dost olmuşlardı.Niğbolu zaferinin anısına Bursa Ulucami’yi yaptıran Yıldırım Bayezid, açılışı damadının yapmasının uygun olacağını düşünmüştü. Cuma günü, kalabalık cemaatin önünde seslendi:
- Ya Emir! Kapıları sen aç ve cemaata vaaz edip namaz kıldır. Veli kişi olduğun için bu şeref sana aittir!
Emir Sultan Hz. Padişah'a burada Hamidettin-i Aksarayi hazretlerinin ikamet ettiğini ve o varken hutbeyi okumanın kendisine düşmeyeceğini anlatır. Padişah'ta Somuncu baba'nın okumasını kendisinden rica etmesini söyler. Ve nihayet Israrlara dayanamayan Somuncu baba hutbeye çıkar.
Hutbe'de Fatiha süresinin yedi farklı tefsirini yapar. Tefsir bittikten sonra;
"Fatiha süresinin ilk tefsirini bütün cemaat anlar,
ikinci tefsiri cemaatin büyük bir kısmı anlar,
üçüncü tefsiri cemaatin yarısı anlar,
dördüncü tefsirini cemaatin küçük bir kısmı anlar,
beşinci tefsiri cemaatin çok azı anlar,
altıncı tefsiri birkaç kişi anlar,
ve yedinci tefsiri sadece kendisi anlar"
Cemaat Somuncu babalarının ne kadar büyük bir Allah dostu Evliya olduğunu görünce cami çıkışında onun elini öpmek isterler. O mübarek Zat cemaat'in isteğini kıramaz ve Ulu Camiin üç kapısından çıkan cemaat'e elini öptürür. Böylece bütün cemaat Hazret'in elini öpme şerefine nail olur.
Artık dağılmaya başlayan cemaat kendi aralarında konuşurken kendilerinin somuncu babanın elini öptüğünü anlatırken birden farklı kapılardan çıktıkları halde elini öptüklerini anlarlar. Kendilerinin Somuncu babalarının kerametini görünce Somuncu babalarına koşarlar. Oradaki görevi biten Hazret artık gitmiştir. O günden sonra bir daha Bursa yakınlarında görülmez. Hamidettin-i Aksarayi Hazretleri Soluğu Kayseri'de alır.

Devamını Oku
Bir Ulus Böyle Kurtuldu

Yıl 1910..
Fransızlar yeni buluşları olan uçağı tanıtmak için tüm uluslardan katılımcıları davet ederler...
herkes böyle bir icadın gerçekleşmiş olması nedeniyle şaşkın ve meraklıdır...dönemin osmanlı hükumetine de katılımcı için haber gönderilmiş...


hükümet icatlara oldukça meraklı olan ali rıza paşa yı gönderelim o meraklıdır demişler...
ve derhal saraya çağırmışlar...kendisine fransızların buluşundan bahsetmişler ve osmanlı yı temsilen
gitmesini istemişler...ali rıza paşa bu nu biz yapmalıydık demiş içinden hayıflanarak...
yalnız demişler paşa ya davet 2 kişilik yanına 1 kişi daha al onu da sen belirle demişler...
ali rıza paşa biraz düşünmüş ve bir delikanlı var onu götüreyim demiş...neyse ali rıza paşa ve delikanlı paris'in yolunu tutmuşlar.Paris'te otele yerleşmişler...ve buluşun gösterileceği gün kalabalık meydan
ve pist herkes merakla bekliyor..derken pilot hazırlıklarını yapıyor...üstüne mont giyiyor birde
gözlük takıyor...uçak havalanıyor... parendeler taklalar manevralar müthiş bir gösteri... piste iniyor...
alkışlar arasında iniyor uçaktan...herkes kıskanç ama şaşkın .... bir yetkili bir gönüllü istiyor..pilotun
arkasında ona eşlik edebilecek cesareti olan.Bizim delikanlı atılıyor.. ben ben... tamam, deniyor ve delikanlıya gözlük ve mont veriliyor.Delikanlı montu giyiyor gözlüğü takıyor.Kalabalıktan sıyrılmak üzere iken ali rıza paşa kolundan tutuyor.
boş ver sen binme bırak başkası binsin diyor.Neden diye soruyor delikanlı birşey mi hissettiniz..
yok, sen yine de binme evlat diyor.Derken başkası biniyor uçağa..uçak havalanıyor delikanlı öfkeli paşa ya ... parandeler..manevralar.. derken uçak alev topuna dönüyor ve piste çakılıyor..2 ölü...
delikanlı paşaya bakıyor hayretler içinde.Paşa mağrur ve mutlu bir insanı kurtardığı için.
ama bir başkası ölmüştü ama kurtardığı bir insan değildi.
bir ulustu.
çünkü delikanlı Mustafa Kemal Atatürk' tü.
sunay akın' dan

Devamını Oku
Neye Değer Verirsiniz?

 

 
Bir gün New York' ta bir grup iş arkadaşı yemek molasında dışarıya çıkarlar,gruptan biri kızılderilidir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri,yolda calışma yapan işcilerin araçlarının çıkardığı gürültü, araçların kornasesleri arasında ilerlerken kizilderili kulağına cır cır böceği sesinin geldiğini
söyler ve aranmaya başlar. Arkadasları bu gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam ederler.Aralarından bir tanesi inanmasada onunla birlikte aramaya devam eder.Kızılderili caddenin karşısına doğru yürür arkadaşıda arkasından takip eder ve
o binaların arasında bir kaç tutam yeşilliğin arasında gercekten bir cır cır böceği bulurlar. Arkadaşı kızılderiliye "senin insanüstü güçlerin var bu sesi nasıl duydun" diye sorar, kizilderili ise bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek arkadaşına kendisini izlemesini
söyler. Kaldırıma geçerler ve kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlayarak atar. Bir cok insan bozuk para sesinin ceplerinden düşen bir paramı diye sesin geldiği yöne doğru bakar kızılderili arkadaşına dönerek,
- "Gördün mü önemli olan nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğine bağlıdır.
Herşeyi ona göre duyar , görür ve hissedersin"
Devamını Oku
Yönetim Dersleri 1 Nasıl Yönetici Olunur?

Yönetim dersleri 1: Bir gün bir tavşan, ağaç dalında boş boş oturan baykuşa sordu: -Senin gibi bütün gün boş boş oturabilir miyim? -Tabii, neden olmasın. Tavşan da öyle yaptı. Birdenbire bir kaplan ortaya çıktı ve tavşanı yedi!
Çıkarılacak Ders: Boş boş oturmak için çok çok yüksekte oturuyor olmanız gerek...
Yönetim dersleri 2: Hindi: Şu ağacın en üst dalına çıkmak istiyorum ama hiç gücüm yok... İnek: Neden benim dışkımdan biraz yemiyorsun? Onlar besin deposudur. Hindi bir parça dışkı yedi ve gerçekten bunun İlk dallara ulaşacak kadar enerji verdiğini farketti. Ertesi gün biraz daha yedi ve ikinci dala ulaştı. Birkaç gün sonra ağacın en üstüne çıkmayı başardı. Aniden bir çiftçi ağacın tepesindeki hindiyi farketti ve onu vurdu.
Çıkarılacak Ders: Bok yemek sizi en üste çıkartabilir. Ama orda kalmanızı sağlayamaz...
Yönetim dersleri 3: Vücut ilk kez bina edildiğinde hangi organın müdür olacağı tartışması başlamış. Beyin, vücudun bütün işlevlerinin kendisine bağlı olduğunu, o olmazsa vücudun yaşayamayacağını söylemiş. Ağız, yemek yemezse vücudun açlıktan öleceğini söylemiş. Eller, dışarıdaki bütün işi yapanın kendisi olduğunu söylemiş. Birden Göt ortaya atlamış ve müdürün o olması gerektiğini söylemiş. Bütün organlar ona gülmüş. Buna kızan göt faaliyetlerini durdurmuş. Bir gün, iki gün derken organlar artık dayanamamışlar. Ve döt müdür olmuş.
Çıkarılacak Ders: Müdür olmak için beyne sahip olmanız gerekmiyor. Herhangi bir göt bunu yapabilir...
Yönetim dersleri 4: Küçük bir kuş kışı geçirmek üzere güneye gidiyordu. Hava çok soğuktu ve kuş donarak yere düştü. Yerde öylece yatarken bir inek geldi ve üzerine bir parça dışkı bıraktı. Donmak üzere olan kuş dışkının sıcaklığıyla ısındı. Çok mutlu oldu, neşe içinde şarkı söylemeye başladı. Ordan geçmekte olan bir kedi kuşun sesini duydu. Onun nerde olduğunu keşfetmekte geçikmedi. Kuşu dışkıdan sıyırdı ve yedi!
Çıkarılacak Ders: 1. Üzerinize mok atan herkes düşmanınız değildir! 2. Sizi boktan kurtaran herkes dostunuz değildir! 3. Bokun içine düştüyseniz çenenizi kapalı tutun!
Yönetim Dersleri 5: Babası oğluna meslekler hakkında nasihat ediyordu. Oğlum dedi, çeşitli meslekleri tanıttıktan sonra; Cennete gitmek istiyorsan öğretmen ol! Öğrenimini bitiren oğul mimar oldu.. Aradan zaman geçip babası, sonra da oğlu hakkın rahmetine kavuştu. Cehennemde karşılaşan oğul babasına sordu: -Baba sen ki ömrünü öğretmenliğe adasmış birisin, Bana da nasihat etmiştin öğretmen ol cennete gidersin diye, Ne işin var burada? Baba cevaplar: -Oğul sorma vakti zamanında birkaç ay idarecilik yaptım da ondan buradayım...
Çıkarılacak Ders: Ne bok olursan ol ama idareci olma...

Devamını Oku
Cumhuriyet Döneminde Torpil Nasıl Yapılır?
 

Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin Özmen’dir. Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır. Bakanın gür sesi “Giriniz”. Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Hoşbeşten sonra Yaver Bey, Bakan Abidin Özmen’e bir zarf uzatır.
Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk’ten gelen bir mektuptur bu:
“Bay Abidin Özmen, Milli Eğitim Bakanı...”
Abidin Özmen zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur: “Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırıp...” Bu Atatürk’ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan Abidin Özmen, Ortaöğretim Genel Müdürü’nü çağırtır ve şu direktifi verir:
“Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evraklarını alınız ve bu çocukları Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp, her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının ‘Veli ve Ödeyen hanesine Atatük’ün ismini yazdırarak bana getiriniz” der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir.
Abidin Özmen’de kısa bir mektup yazarak, Yaver Bey’le Atatürk’e yollar. Mektubun içeriği şöyledir:
“Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi birisi bulunduğu için; bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzlarını ekte takdim...”
Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek
“Bak”demiş. “Senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı” diyerek olayı anlatmış. İnönü, Bakan’ın adına özür diler.
Atatürk: “yok” der, “özür dileme. ”Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve gösterebilse.


Bu anı Yüksek Mimar H. Rahmi Özmen’in amcası M.E.B.Bakanı Abidin Özmen ve Atatürk arasında geçer. Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni H. Rahmi Özmen 15.08.1985 günlü bir mektupla gazeteci yazar Vahap Okay’a iletir. O da 15.09.1985 tarihli kolay ilan adlı gazetesinde yayımlar. Bu kaynaktan alınmadır
Devamını Oku
Dostluğun Kıymeti

 

 

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir iş adamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı iş adam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir moda evine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü iş adamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağrılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni iş adamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......


Son bir şiir

Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla,
Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla,Saat tıkırtısıyla...
Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,Ama;
''Günün aydın, akşamın iyi olsun'' diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama ''Çaya kaç şeker alırsın?''
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra...
Devamını Oku
Amerikalı Güzin Abla

 

 

Amerikanın ünlü magazin dergilerinden biri bizim hiçte yabancı olmadığımız bir türde köşe yazılarıyla hayatına devam etmekte eğer bu köşe yazasına bir başlık bulsak ve Amerikalı Güzin Abla desek yeridir ee yani ne var ki bunda diyebilirsiniz.İşte zaten mesele güzin abla köşesine gelen bir yazı

Çok Mutluydum Kız arkadaşımla 1 yıllık birliktelikten sonra evlenmeye karar verdik
Ailesiyle tanıştık onlarda çok memnun oldular.Arkadaşlarında cesaretlendirmesiyle bu hazırlıklar daha hızlandı.Düğün arifesine gelmiştik törenin nasıl ? yapılacağı kimlerin davet edileceği gelen konuklara ikram edilecek aperitifler ve içecekler bir koşturmadır başlamıştı kız arkadaşım ve ben yoğun iş temposunda bu tür uğraşlara zaman bulamıyorduk kız arkadaşımın iş seyahatine çıkması gerekiyordu yani tüm iş bana kalmıştı ki kız arkadaşım daha tecrübeli birisinden yani annesinden yardım almamı önerdi tabi ben bu teklife balıklama atladım kayın validem yaşına göre alımlı ve hoş bir kadındı.Zaten yeterince karışık olan kafam nasıl bir yardımı olacağını düşünürken kayın validemin evine gelmiştim bile telaşla konuyu açtığımda bu güvenimden dolayı teşekkür diyerek içeri buyur etti ve beni bir kaç kelime ile yatıştırdı bir kaç yere telefon ettikten sonra ortada sorun kalmamıştı çünkü bu işleri organize eden firmalardan birisini aradı hemen sonra düğün pastasını sipariş etti tek sorun davetli listesi kalmıştı bana
-Yarın işinden izin alıp gel onuda birlikte organize edelim dedi
Ertesi sabah işlerimi halledip yola koyuldum kayın validem beni bekliyordu birlikte davetli listelerini belirledik bütün iş bitmiş sadece davetiyelerin hazırlanması kalmıştı çok rahatlamıştım kayın validem o sıra çay içmemizi önerdi o kadar çalışmadan sonra ikimizde hak etmiştik reddedemedim çaylarımızı yudumlarken kayın validem bacak bacak üstüne attı dedim ya hoş bir kadındı sohbet ederken ona doğru bakmamaya çalışıyordum sohbet koyulaştıkça samimiyetimiz artmaya başladı ve aniden ayağa kalkarak gömleğinden 2 düğme daha açarak bana baktı ve söyle dedi :
-Genç adam eğer son bir kaçamak yapmak istersen bu son şansın düşünürsen ben seni yukarıda bekliyorum
basamakları çıkarken aynı zamanda gömleğinin kalan düğmelerini açarak basamakları tırmanıyordu
bir süre elimde çay fincanı kalakaldım bir süre düşündüm sonra arabama gitmek üzere kapıdan çıkmıştım ki kayın pederim evin dışında beni bekliyordu boynuma sarılarak
-Ailemize HOŞGELDİN genç delikanlı zaten senin dürüst güvenilir birisi olduğunu anlamıştım dedi
salaklaşmıştım hiç bir şey demeden arabama atlayıp oradan uzaklaştım ve gece boyu düşündüm ama bir çıkış yolu bulamadım size yazıyorum sizce aşağıda yazdığım seçeneklerden hangisini yapmam doğru olur.


1-Bu konu hakkında Kız arkadaşıma hiçbir şey söylemeden devam mı etmeliyim?

2-Kız Arkadaşımın Ailesinin bana yaptığı oyunu kendime yediremediğimden nişanı bozmalımıyım?

3-Son seçenek olarak herkese karşı dürüst olup arabama kadar pezervatif almaya gittiğimi herkese açıklamalımıyım?
Devamını Oku
Yeniçeri
Osmanlı Devleti zamanında Yeniçeri adı bile insanın kanını dondururdu aşagıdaki hikayemiz hala kutlanmakta olan bir olay halini de almıştır :

osmanlı imparatorluğu'nun güçlü olduğu dönemlerde, almanya'nın mülhaym şehrindeki ren nehrinin bir yakasında almanlar, öbür yakasında da fransızlar oturuyordu.

fransızlar, her sene nehrin almanlardaki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. o sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. her sene böyle olunca çareyi osmanlı sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar. mektupta şöyle denmektedir:
"fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, islamiyet’in de halifesisiniz. bizi şu zulümden kurtarın. asker gönderin. ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."
gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır. şaşkına dönen almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:
"fransızlar korkak ademlerdir. onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir. çuval içindeki osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. karşıdan gören fransızlar için bu kâfidir."
bağ bahçe sahipleri hemen osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar. ertesi gün, karşıdan gelen haber, almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:
"Osmanlıların yardıma geldiğini düşünen fransızlar, korkudan köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. zulüm sona ermiştir."
bu olay, mülhaymlı'ların gönüllerin de taht kurmuştur. giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra mülhaym'a bağlı karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar.
şehrin en yüksek binasına da osmanlı bayrağı asarlar. ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsilen kutlarlar.
bu olay osmanlı'nın sadece bir yeniçeri kıyafetiyle almanlar'ı fransızlar'ın elinden ve talanından nasıl kurtardığını gösteren bir tablodur
Devamını Oku
Çanlar Kimin İçin Çalıyor

 

 

Çok eski yıllarda krallıkla idare edilen bir ülke varmış. Ama; bu ülkede hukuk ve hakimler de varmış.

törelere göre, bir vatandaş öldüğünde, şehir merkezindeki dev çan bir defa çalınırmış. uzun uzun da yankılanırmış .

eşraftan birisi ölürse çan iki defa , büyük bir devlet adamı ölürse çan üç defa çalınırmış.ya kral ?.. o öldüğünde çan dört defa çalınırmış.

gel zaman, git zaman … şehirde bir olay olur. iş mahkemeye intikal eder.

“ davanın sanığı olarak mahkeme huzuruna çıkarılan kişinin masumiyetini ise bütün vatandaşlar bilmektedir”

bir formalite olarak görülmesi ve sanığın beraati beklenen davadan sürpriz bir karar çıkar. sanık para cezasına mahkum olmuştur.

hakim sorar :

bir diyeceğin var mı ?..

sanığın cevabı :

hayır !..

mahkeme biter. dinleyiciler dağılırlar. kafalarda bir istifam.

kısa bir süre sonra dev çanın sesi duyulur.

acaba kim öldü ?..

çan bir defa daha çalar.

eşraftan biri öldü.

şehir çan sesi ile bir defa daha inler.

hımmmmm… büyük bir devlet adamı, acaba kim ?..

soruya cevap alınmadan çan bir defa daha yeri, göğü inletir.

herkeste bir feryat :

eyvah !.. kralımız öldü !..

ancak ,

törede görülüp işitilmemiş bir şekilde çan, beş ve altıncı defa da çalınır, yer gök inler ve sesler kesilir.

herkes çan görevlisine koşar, bunun ne anlama geldiğini öğrenmek için.

bir de bakarlar ki, çanı , haksız yere mahkum edilen adam çalmaktadır.

sorarlar :

ne demek beş ve altı defa çan çalmak ?.. kraldan daha büyük birisi mi öldü ?..

cevap şaşırtıcı olduğu kadar anlamlıdır da :


evet … ADALET öldü . . .
Devamını Oku
İhanetin Bedeli

OSMANLI padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdil-i kıyafetle Kuşlar Çarşısı'nı gezer.

Burada, avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.

Bir ara Yavuz Sultan Selim'in gözü kekliklere ilişir...

Bir grup kekliğin kafesinin üzerindeki yazıda "Tane işi satış, fiyatı 1 altın" yazıyor.

Hemen yanıbaşlarında, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın. Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır.

''Hayırdır'' der satıcıya ve sorar: ''Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"

Satıcı, ''Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor" der. ''Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye de ekler.

Padişah ''Satın alıyorum" der ve 500 altın verir.

Parayı verir ve hemen oracıkta kekliğin kafasını koparır.

Adam şaşırıp, ''Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken; Padişah gürler: "Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geç ölümdür

Devamını Oku
Bir Çift Ayakabı

Onyedinci asır başlarında Dalmaçya da Nadin Kasabasıonda Sancak Beyinin ahırında uşak olarak çalışan on üç yaşlarında bir çocuk vardı.Herkes tarafından horlanan bu kimsesiz çocuğa bir gün bir dul kadın acımış ve çıplak ayaklarına, kocasından kalmış kocaman bir çift partal kundura
giydirmişti.Nadin'den bir vazife ile bir Kapıcı başı geçti. Sancak Beyinin konağında
misafir oldu ve küçük ahır uşağının zeka ile parlayan gözleri ve kir tabakaları altında kaybolmuş güzelliği nazarı dikkatini çekti, çocuğu yıkatıp temizlettikten sonra alıp İstanbula getirtti. Saraya verdi.
Enderunu Hümayun çocukları arasına katılan çocuğa, güzelliğinden ötürü yusuf adı konuldu. Nadinli Yusuf kısa bir zamanda yükseldi. Kaptan Paşa oldu. Bir gün Nadide kaptan Paşa'nın bir adamı geldi ve Sancak Beyine mühürlü bir meşin torba verdi, bir mektup ta da şunlar yazılıydı:

"Falan yerde oturan Maria isminde bir dul kadın vardır; bu torba eğer sağ ise , Sancak Beyinin ve Nadin kadısının huzurunda o dul kadına verilecektir ve bir senet tanzim edilip bana gönderilecektir."

Kadın sağ idi, çok fakir düşmüş bulunuyordu. Kadının ve sancak beyinin huzurunda Kaptan Paşanın torbası kendisine teslim edildi. Torbanın içinde bir çift kocaman partal kundura vardı ve içleri altın ile doldurulmuştu.Yusuf Paşa kısa bir de mektup yazmıştı

"Anacığım, diyordu, bir kış günü donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin kimsesiz çocuk ölünceye kadar seni unutmayacaktır."

Devamını Oku
Bedeli Çanakkalede Ödenecektir Mehmet Muzaffer

Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi( 1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli( tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleritalebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi ,Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul
halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır. bu şehit ve gazilerinhepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında,bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “ 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde etmiştir.Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini ( Mehmet Muzaffer’in Destanını ) Gazeteci Ziyad Ebuzziya
şöyle dile getiriyor: Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. ( Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz ’ı aşamayacaklarını anlamışlar , 1915’in son
haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp
gitmişlerdi. Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit
(subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey'in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında "bedeli Çanakkale'de altın olarak ödenecektir" yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze'de
şehit düşmüştür.Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve
Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan ’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar “ hiç mesabesindeydi.” Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin
cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde
Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler. O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı.
Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve
karaborsaydı. Muzaffer aradı,uğraştı,nihayet Karaköy’ de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam Yarbay ’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan ,”Ne alınacak” dedi. “ Oto kamyon lastiği” cevabını
verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :“ bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git
,insanı günaha sokma para mara yok!...Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin ( bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağı
düşünüyordu. Malzemelere Alay ’ın ihtiyacı vardı. Elindeki( Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti.Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi ,bir çaresini
bulmak lazımdı...Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu.
Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:“ Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam . gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin...” Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.
“Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık
henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime ( yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci ’ye yollandı.Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi
Çanakkale yolunu tutmuştu. Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı
Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “ Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.”Muzaffer yaptığı
taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:“ Bedeli Çanakkale ‘de altın olarak tesviye olunacaktır.”Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha
kıymetli kanı idi.Sahte paraya gelince...
Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi ’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu.
Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.

Devamını Oku
Kazı Bağırtmadan Yolmak

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş.Yanına başvezirini alıp yola çıkmış.

Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış:
"Selamunaleykum ey pir'i fani..."

"Aleykumselam ey serdar'ı cihan..."
Padişah sormuş:
"Altılarda ne yaptın?"
"Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..."
Padişah gene sormuş:
"Geceleri kalkmadın mı?"
"Kalktık... Lakin, ellere yaradı..."
Padişah gülmüş:
"Bir kaz göndersem yolar mısın?"

"Hem de ciyaklatmadan..."
Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş:

"Ne konuştuğumuzu anladın mı?"
"Hayır padişahım..."
Padişah sinirlenmiş:
"Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım."
Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.
"Ne konuştunuz siz padişahla..."
Adam, başveziri şöyle bir süzmüş:
"Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim."
Baş vezir, yüz altın vermiş.
"Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu."
"Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi."
Vezir kafasını kaşımış."Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?..."
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
"Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.(32 ise ağızdaki dişten kinaye, boğaz)" Vezir bir soru daha sormuş..."Geceleri kalkmadın mı ne demek?"
Adam bir yüz altın daha almış.
"Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim..."
Vezir gene kafasını sallamış.
"Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..."
Adam gülmüş.
"Benden bu kadar Onu da sen bul..."
Devamını Oku
Atatürk'ün Dine Bakışı ve Saygısı

Mustafa Kemal Atatürk'ün, namaz kılan yüksek rütbeli bir subayı ihbar eden milletvekilinin trenden indirilmesini istediği ortaya çıktı.

Atatürk, aynı milletvekilinin tekrar seçilmesini de engellemiş. Bu olayı aktaran Dumlupınar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk'ün, gammazcı vekil hakkında, "Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor." dediğini söylüyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayınladığı aylık Diyanet dergisinin nisan sayısında 'Atatürk, Din ve Din Adamları' konusu işlendi. Atatürk'ün din konusundaki düşünceleri ve uygulamaları, resmî dairelerde namaz kılanları ve bu kurumlarda mescit bulunduğunu gammazlayanlara en güzel cevabı veriyor. Dosyayı hazırlayan Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk'ün din ve lâiklik hakkındaki görüşlerinin 'en az bilinen ve en çok istismar edilen' yönü olduğunu söylüyor. Sarıkoyuncu, "Özellikle 'lâiklik' konusunda pek çok çalışma vardır. Fakat bunların çoğu incelendiğinde görülecektir ki, ya Atatürk'ün din ile ilgili sözlerini aktarmakla yetinilmiş ya da onun lâiklik anlayışında din ve din adamlarına yer verilmemiştir." değerlendirmesini yapıyor.
Atatürk'ün dini tomlumsal hayattan çıkarmak ya da dinin özüne dokunmak gibi bir amacının olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Mustafa Kemal'in hurafelere ve din istismarına karşı olduğunu şu sözlerle anlatıyor: "Bu da din düşmanlığı değildir; gerçek dindarlıktır. Bu sebeple lâiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, Atatürk de dinsiz değildir."
Yazıda Atatürk'ün din adamlarına ve dinî vecibelerini yerine getirenlere karşı son derece saygılı olduğu yaşanmış bir örnekle anlatılıyor. Prof. Dr. Sarıkoyuncu'nun anlattığına göre olay şöyle gerçekleşiyor: Atatürk, 1930 yılında Fevzi Çakmak'la birlikte trenle yurt gezisine çıkar. Kompartımanında ülke sorunlarını konuşurlarken bir milletvekili içeri girip, Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyler. Atatürk'ün kaşları çatılır, Fevzi Paşa'ya dönerek, "Paşam, lütfen beni takip ediniz, arkadaşlar bir haber getirdi, inceleyelim." der. Hep birlikte diğer vagona geçtiklerinde yüksek rütbeli bir subayın kanepe üzerinde namaz kıldığını görürler. Atatürk, mareşale dönerek şöyle der: "Paşam, bu adamın (gammazcıyı işaret ediyor) biraz evvel kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. Bu adam muhafız kıtasına mensup yüksek rütbeli bir subayın namaz kıldığını gammazladı. Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor. Durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettim." Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indirir ve gelecek dönem milletvekili seçilmesini de engeller.

Devamını Oku
Muhammed Ali'nin Bisikleti

Chicago'da üretilen Schwinn bisikletleri, her çocuğun rüyasını süslerdi. 1895 yılında, bir Alman göçmen olan Ignaz Schwinn tarafından üretilen bisikletlerin çoğu da çocukların hayallerinde kalırdı. Son derece pahalı olan bu bisikletleri yoksul ailelerin oturduğu semtlerin sokaklarında görmek olanaksızdı.

1942 yılının 17 Ocak günü, tabelacı Marsellus' un bir oğlu gelir dünyaya... Çocuğa " Cassius" adı koyulur. Marsellus kılı kırk yararak kazanmaktadır geçim parasını. Eşi Odessa çalışmamaktadır. Çok geçmeden, Schwinn bisikletleri Cassius'un da hayal dünyasındaki tahtına oturur. Tabelacı Marsellus, 12 yaşına giren oğluna aldığı armağan ile evlerinin bulunduğu sokağa girdiğinde, o sırada sokakta oynayan çocuklar da ardına takılır. Çünkü, Cassius'un armağanı bir Schwinn bisikletidir!

Kentucky'de, yoksulların yaşadığı semtte bir Schwinn bisikletinin ömrü çok olamaz. Cassius'u karakolda gözyaşları içinde görürüz!.. Bisikletinin çalındığını anlattığı polis memuru Joe Martin' e şunları söyler, hıçkırıklara boğularak: " Eğer o hırsızı yakalarsam kimse elimden alamayacak... Onu sabaha kadar kırbaçlayacağım..."

Joe Martin, çocuğun hayatını değiştirecek bir teklif sunar: " Bak evlat, benim bir boks salonum var. Oraya git ve boks öğren. Hırsızı yakalayınca da kırbaçlamak yerine bir güzel pataklarsın."

1960 yılında, Roma Olimpiyatları'na katılacak ABD boks takımı seçmelerinde görürüz, 18 yaşındaki Cassius'u... Olimpiyat takımına seçilse de buna sevinemez. Çünkü, Cassius uçaktan çok ama çok korkmaktadır. Hayatının bu en önemli spor organizasyonuna katılmak istese de uçak korkusu onu nakavt eder ve takımdan çekilir. Ne var ki, onun dünyanın en iyi boksörü olacağına inanan antrenörleri sabah akşam dil dökerler kapısında. Sonunda Cassius, uçağa binmeye ikna edilir... Ama bir şartı vardır!..

Amerika Birleşik Devletleri boks takımını Roma'ya götüren uçakta tüm sporcuları koltuklarını arkaya yatırmış, kimini kitap okurken, kimini de uyurken görürüz. İçlerinde biri var ki, uçağa bindiği ilk an gibi dimdik oturmakta ve kaskatı kesilmiş bir şekilde ileriye bakmaktadır. Şartı gerçekleşen Cassius'tur elbette bu yolcunun adı. Genç boksörün sırtında uçağa binmek için ortaya sürdüğü şart, yani paraşüt takılıdır!..

Roma'dan altın madalyayla dönen Cassius, 1964 yılında hayatının en önemli maçlarından birine daha çıkar. Rakibi, Dünya Ağırsıklet Boks Şampiyonu Sony Liston' dur. Bu maçı da kazanan Cassius Clay , 1975 yılında Müslüman olmaya karar verir ve adını Muhammet Ali olarak değiştirir!..

Ne gariptir ki, uçaktan çok korkan, sırtına paraşüt takmadan uçağa binmeyen Muhammet Ali Clay, ringdeki halini uçan iki hayvana benzeterek şu açıklamayı yapar : "Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım..."

Bir Amerikan askeri olarak Vietnam'a gitmeye karşı çıkan Muhammet Ali'nin elinden unvanı alınarak hapse atıldığında yer yerinden oynar. Protestolar karşısında çaresiz kalan Amerika geri adım atmak zorunda kalır. Bu olay, Dünya Barışı adına Muhammet Ali'nin kazandığı en önemli maçtır. Ne yazık ki, onun bu tavrını Amerika'nın Irak işgali sırasında anımsayan çok azdır.

Kentucky'nin bir kenar semtinden Schwinn marka o bisikleti çalan hırsız, 12 yaşındaki Cassius'a Dünya Ağırsıklet Boks Şampiyonluğu'nun yolunu açtığını elbette bilemezdi. Günümüzde yapılan hırsızlıklar, kimleri nerelere taşıyor dersiniz!?..

Al Capone'un Bir sözü akla geliyor : "Çocukluğumda Tanrı'ya her gece bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Baktım böyle olmuyor, ben de tuttum bir bisiklet çaldım ve geceleri Tanrı'ya beni affetmesi için dua etmeye başladım!.."

Her işte bir hayır var degilmi ? Başlangıcı her ne kadar güzel olmasada

Devamını Oku
Kahvenin Kalitesi

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski
universitelerindeki profesorlerini ziyaret icin biraraya gelirler.

Sohbet, sonunda isin ve hayatin stresinden sikayetlenmeye doner.

Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değisik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar degisik kahve bardakları ile gelir.

Herkes bir bardak seçince, profesör söyle söyler:

'fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alindi ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı
aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin
bardağına bakmaya basladınız.

Sunu bir düşünün: Hayat kahvedir. Is, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar.

Onlar hayati tutmak için sadece Araçlardır ve seçtiğimiz bardak yasadığımız hayatin kalitesini
belirlemediği gibi değiştirmez de. Bazen sadece bardağa odaklanarak Allah'ın sunduğu kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Kahvenizin tadına varın! En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar. Basit yasayın. cömertçe sevin. Birbirinize derinden itina gösterin.. Nazik olun. Gerisini Allaha bırakın.

Devamını Oku
İstanbul'u Suya Kavuşturan Sinan Susuz Evde Vefat Etmiştir


İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir. Bu problemin çaresi asırlar önce Kanuni zamanında, Mimar Sinan'ın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare Sinan'la bulunmuştur. İstanbul'un o günkü nüfusu çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman, Sinan'ı çağırır, der ki:

 

"Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde. Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için birşeyler düşünmez misiniz?"

Mimarbaşı der ki:

"Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul'un çevresini bir dolaşayım, dışarıda mevcut sulan İstanbul'a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim ve ondan sonra size bir cevap veririm."

Ve Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır, Çekmece'den başlayarak kıyılan dolaşır, Beşiktaş'a kadar istanbul'un kıyılarında, dereleri, akan sulan tespit eder. Bu suların önü örüldüğü, baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer yapılarak İstanbul'a getirilebilir, bunun günlerce hesabını yapar ve Kanuni'nin huzuruna çıkar. Sultan sorar:

"Mimarbaşı, İstanbul'a su getirmek mümkün müdür?" Mimarbaşının cevabı:

"Beli sultanım, mümkündür. Ancak çok ağır bir şartı var."

"Nedir o mimarbaşı?"

"Sultanım, altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak İstanbul'a su gelebilir."

Kanuni'nin cevabı şu olur:

"Mimarbaşı sen İstanbul'a su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle. Eğer mümkünse ben keseleri uç uca değil, yan yana dizmeye razıyım."

Bunun üzerine Mimar Sinan kolları sıvar ve İstanbul'un dışındaki sulan Kağıthane civarında belli yerlerde toplar, oradan da dere içlerine büyük geçitler yaparak İstanbul'a getirir ve şehrin belli meydanlarında umumi çeşmeler yaparak suyu akıtır. Bu çeşmelerin tamamı da kırkı bulur. Ve Kırk Çeşme suları akmaya başlar.

O güne gelinceye kadar, musluk gibi bir adet olmadığı için sular boşa akıp gitmektedir. O gün çok pahalıya mal olan suyu artık bostanlara, yollara akıtmak istemiyorlar ve ilk defa İstanbul'da lüle dedikleri musluğu çeşmelere koyuyorlar.

Su böylesine pahalıya geldiği ve kıymet kazanmaya başladığı için Kanuni bir ferman çıkanr, der ki: "İstanbul meydanlarındaki umumi çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice yeraltından evine su alamayacaktır."

Bu umumi kaidenin bir istisnasını da koyar Kanuni. O da özel olarak Sinan'a iletilir. Denir ki: "Sen İstanbul'a böylesine güzel bir çalışma sonunda kırk çeşme sularını getirdin. Sen evine özel olarak bir lüle su alabilirsin."

Ve Süleymaniye civarındaki meydan çeşmesinden Sinan'ın evine özel olarak yol yapılır ve su akıtılır. Böylece Mimar Sinan evinde özel suyu olan tek kişi olur.

Mimar Sinan Şehzadebaşı Camiini, Süleymaniye Camiini ve Edirne'deki Selimiye Camiini yaptıktan -sonra yaşlanır. Devir hep öyle geçmemiştir. İtibarının yüksekte olduğu devirde, kendisinin kıymetini takdir edenler bir bir bu dünyadan göçmüşlerdir. Kanuni vefat etmiştir, yerine başka padişahlar geçmiştir. Ve Sinan 99 yaşına gelmiştir. Çevresindeki dostları göçtüğü için de kendisi istanbul'da adeta yapayalnız kalmıştır. Ve yeni bir nesil yetişmiştir.

Bir gün Sinan'ın kapısına birisi gelip dayanır. Kapıyı çalar. Sinan bastonuna dayanarak kapıyı açar, "Buyurun" der.

Gelen meçhul ihsan, "Ben Topkapı Sarayı postacısıyım. Sizi divana çağırıyorlar. Herhalde bir soruşturmaya tabi tutulacaksınız" der.

Sinan Ağa, bu ihtiyar halinde, dostlarının tümünün göçüp gittiği, kendisini eserleri inşaat halindeyken görenlerin kalmadığı bu ihtiyar dünyada, "Acaba Topkapı Sarayına niye çağırılıyorum?" diye bastonuna dayana dayana gider.

Saraya girer, orada bir soruşturma heyeti kurulmuştur: Kadılar, ulemalar, müftüler, o günün vükelası. Sinan'a şöyle derler: "Sinan Ağa, hakkında şikayet var. Eve su almak yasak olduğu, hiç kimse evine özel olarak su almasın' diye padişah fermanı olduğu halde, sizin evinizde özel su varmış."

"Evet," der, "Cihan Padişahı bana öyle özel olarak müsaade etmişti. İstanbul'a yaptığım, su hizmetinden dolayı sadece benim şahsıma su müsaade etmişti de almıştım."

"O zaman şu müsaadenizi, fermam görelim de ses çıkarmayalım. Kimseye verilmemesine rağmen, sizinki devam etsin."

Sinan'ın cevabı şu: "Ben o zaman Cihan Padişahından ferman istemekten hicap etmiştim. Fermanım falan yok, ama su benim evimde akıyor."

Divan müşkül durumda kalır, konuşmalar olur: "Sinan büyük hizmetler etmiştir, evinde suyu aksın." Oradan başkaları cevap verir: "Bu Âl-i Osman'a hizmet eden sadece Sinan mı? Sinan gibi daha nice hizmet edenler vardır. Ya onların da evine özel su verilsin, ya da Sinan'a da bu ayrıcalık tanınmasın."

Divanda uzun münakaşalar olur, son olarak verilen karar şudur: "Sinan gibi diğer hizmet edenlerin de evine su bağlanamayacağına göre, Sinan'a verilen su kesilmeli, fakat şimdiye kadar kullandığı su fermansız kullandığı için bir cezaya mucip olmamalıdır."

Ve bu karardan sonra Sinan evine gelir. Üzgün, bezgin, fakat fazla müteessir değil. Çünkü Sinan hizmetini Allah için yapmıştır. Kendisine bir ayrıcalık tanınsın, özel bir mükafat verilsin diye değil.

Ve Sinan 100 yaşına girerken hastalanır yatağa düşer. Vefat sırasında bir bezi suya batırıp da dudağına çalmak isterlerken bakarlar ki, evindeki musluktan su akmıyor. İstanbul'a su getiren Sinan, susuz evde vefat eder. Vefat sırasında bu olayı başında konuşanlara verdiği cevap enteresandır:

"Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükafatını da ahirette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz."

Bu olayın bizlere verdiği mesajlar vardır. Dünyaya, şana, şöhrete, dosta, ahbaba, arka olmalara fazla güvenmemeli. Dünya öyle güvenilecek, insanlar öyle bel bağlanacak kadar vefalı değillerdir. Şartlar değişir, bugün sırtımız çok sağlam yerde olur, çok itibarlı insanlarla yakınlığımız olur. Ama yarın bir de bakarız ki, onların hepsi göçüp gitmiş, biz de dayanacak kimse bulamamışız.

Derler ya: "Duvara dayanma yıkılır, insana güvenme ölür." Öyleyse fani şeylere dayanmamalı, fani şeyleri gaye edinmemelidir. Allah'a dayanmalı, Allah'a güvenmeli ve yaptığımız hizmetleri de Allah rızası için yapmalıyız. İnsan bu tecelli karşısında hayıflanmaktan kurtulamıyor:

"Hey gidi dünya hey. İstanbul'u suya kavuşturan Sinan susuz evde vefat ediyor."
Devamını Oku
Kanuni Sultan Süleymanın Fransa Kralına Mektubu

Fransa kralı François, 1494 yılında Cognac'de doğdu. Angouleme kontu Charles de Valois'in
oğlu olan François, 1515'de amcasının oğlu On ikinci Lui'nin yerine kral oldu. François,
Almanya kralı olabilmek için pek çok savaş vermiş, hemen hepsinde yenilmişti.
Bu savaşlardan birisinde esir düşen François, Osmanlı padişahı Kanun Sultan Süleyman'dan da
yardım istemiş, bunun üzerine Kanuni, Türk Deniz kahramanı Barbaros Hayreddin Paşayla birlikte
donanmayı 1543 yılında Tulon'a göndererek onu kurtarmıştı. Spora meraklı, çapkın, hafif fakat
ilmi ve sanatkarları koruyan bir hükümdardı. Leonard de Vinci, Benvenuto Cellini gibi sanatçıları
İtalya'dan Paris'e getirmiş, bir takım mimari eserler yaptırmıştır. İhtirası yüzünden Fransa'yı,
gereksiz pek çok savaşa sokan ve Fransız halkına zor günler yaşatan François, bilime ve sanata verdiği
önem dolayısıyla Fransızlar tarafından iyi anılır.

Kutsal Roma-Germen imparatoru V. Karl ile Fransa kralı I. François (Fransuva) arasındaki rekabet sebep oldu. I. François'nın Pavia'da V. Karl'a yenilerek esir düşmesi üzerine, François'nın annesi Louise de Savoie kanuniden yardım ister.Kanuni aşağıdaki mektubu Fransa kralına yazar.Mohaç savaşından sonra sözünü yerine getirerek kralı kurtarır.

Ben ki sultanlar sultanı ,hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah'ın yer yüzündeki gölgesi Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Azerbaycan'ın ve Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin Ve Kudüs'ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen'in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Süleyman Han oğlu Sultan Süleyman Han'ım.Sen ki Fransa vilayetinin kralı Fransuva'sın.Hükümdarların sığındığı kapıma elçinizle mektupla gönderip ülkenizi düşman istila edip şu anda hapiste olduğunuzu bildirip kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz.Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur.Her şeyden haberdar oldum.Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir.Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz.Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır.Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz.Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır.Yüce Allah hayırlara bağışlasın.Allah’ın istediği ne ise o olsun.Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenebilirsiniz.Böyle Biliniz.

Devamını Oku
Atatürk Zamanında Dış Siyaset Sefire Yol Gösterin

Fransa''da çok meşhur bir sözlük vardır, Larousse. Burada bir kelime var, "décapiter". Bu kelime 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye ifade ediliyor. Kelimenin bir başka anlamı daha var. Kazığa oturtmak, yani sivri bir kazık hazırlamak ve insanları kazığın bir ucu ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak. Vahşi bir uygulama. Burada kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor: "Türkler bugün bile esirlerini kazığa oturturlar."
Atatürk bunu öğrenince Fransız büyükelçisini yemeğe davet ediyor. Elçi diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor Atatürk tarafından davet edildiği için. Köşke geliyor, yemekler yeniyor. Atatürk tabii bir şekilde elçiye bu kelimenin anlamını soruyor. O da bildiği anlamı söylüyor. Atatürk : "Kelimenin başka bir anlamı var mı?" diye sorunca büyükelçi: "Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir" diyor. Atatürk daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larouse''u getirtip büyükelçinin önüne koyduruyor. Elçi daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor. Ancak kelimenin karşısında kazığa oturtmak konusunda verilen örnek cümleye gelince ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk''ün yüzüne bakıyor.

Atatürk diyor ki: "Demek ki biz Türkler bugün de esirlerlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi, öyle mi sayın sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız , bu doğru mu? Sefir hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki: "Efendim bu sözlük Katolik Kilisesi''nin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız."

Atatürk: "Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul''daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum" diyor.

Bunu duyan sefir birden ayağa kalkıyor ve: "Ekselans, protesto ederiz " diyor. Bunun üzerine Atatürk: "Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz? "diyor ve ilgililere dönerek: "Sefire yolu gösterin" diyerek bir anlamda onu kovuyor.

Sonra ne mi oluyor? Tabi Fransız hükümeti laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor.

Devamını Oku
4.Murat Ve Habib Baba

 

 
Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir,gariptir.Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.
Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul’a gelmiştir.Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider… Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak… Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
‘Bugün’ der, ‘Sultan Murad’ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.’
Habib baba üzülür… Rica, minnet eder, yalvarır…
‘Ne olursun’ der, ‘kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım.Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır… Dayanamaz… Kabul eder… Hamamın en sonundaki odayı göstererek …
‘Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.’
Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar… Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir… Ama sadece görünümü… İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad’dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
‘Hele bir bakalım’ demiştir, ‘bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?’
Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır…
Hamamcı vezirler der almak istemez… Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir… Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
‘Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına… Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın… Ve ekler: ‘Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.’
Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır…
Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona… Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir…
Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
‘Evladım’ der, ‘Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.’
Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar… Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.
Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: ‘Buyur baba’ der, ‘ellerin dert görmesin’
Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad’ın sırtını bir güzel keseler… Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.
‘Baba’ der, ‘gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.’ Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
‘Olur evlad’ deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar…

‘Baba’ der, ‘görüyormusun şu dünyayı… Sultan Murad’a vezir olmak varmış… Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi…’
Habib baba Sultan Murad’ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler… Sultan Murad’ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:
‘Be evladım’ der, Habib baba, ‘Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını Sultan Murad’a bile keselettirir..
Devamını Oku
Neil Armstrogtan Sevgilerle

Neil Armstrong ayda yürüyen ilk insan olarak, yürümeye başladığı an, kameraya doğru gülümseyerek, Bu benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım dediğini(One step for man, one giant leap for mankind)hepimiz bilmekteyiz . Anlatilanlara göre, bir adım daha attıktan sonra, tekrar kameraya doğru dönmüş, yine gülümseyerek, iyi eğlenceler Bay Gorsky demiş. Bu olayı canlı yayında izleyen milyonlarca insan hiç bir şey anlamamış tabi. Bazıları bunun NASA için verilen şifreli bir mesaj sanmış. İşin garibi NASA yetkilileri de bu sözlerin niye söylendiğini bilmiyomuş. Onlar ise Armstrongun bir Rus kozmonata gönderme yaptığını sanmışlar. Ama yapılan araştırmalarda ne Rus ne de Amerikan uzay programında bu isimde bir astronota rastlanmamış.
Astronotlar dünyaya döndüklerinde hem NASA yetkilileri hem de gazeteciler ilk iş olarak iyi eğlenceler Bay Gorskynin anlamını sormuş. Armstrong yüzünde alaycı bir gülümsemeyle Bırakın o da bana kalsın. Belki zamanı gelince açıklarım yanıtını vermiş.

Aradan yıllar geçmiş. Bir gün gazetecinin aklına gelmiş bu laf. Armstrong dan bir randevu alarak buluşmuş ve o sözlerin anlamını sormuş. Emekli astronot, Bay Gorsky maalesef öldü, dolayısıyla artık açıklamamda sakınca yok.

Armstrong çocukken sık sık abimle, evimizin arka bahçesinde beyzbol oynardık. Bir gün yine böyle oynarken topları yan bahçeye kaçmıştı. Topu almak için bitişikteki evde oturan Bay ve Bayan Gorskynin bahçesine girdiğimde şu konuşmaya şahit oldum

Bay Gorsky: Lütfen Martha... Hadi bir kerecik yap Martha!

Bayan Gorsky:Yaa... Demek sana oral seks yapmamı istiyorsun ha! Tamam, peki.Komşunun oğlu ayda ne zaman yürür, işte o akşam ben de sana oral seks yaparım. Tamam mı kaz kafa!!!dediğini duydum bütün olay bu

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku
İlahi Hırsız

Hırsızın biri, bir evin Çatısına Çıkmış ve anten kablosunu kesmis.Evin reisi de tam TV'ye dalmisken yayın kesilince televizyonunu biraz kurcalamis, ''Bozuldu herhalde" diyerek yatmış.
Ertesi gün adam ise gittikten sonra hırsız kapıyı açıp adamın karısına;
''Yenge beni abi gönderdi, televizyon bozuk, alin da bir bakin dedi demiş. Saf kadıncağız da televizyonu vermiş. Akşam adam eve gelip
de televizyonu görememiş ve karısından olayı öğrenince dumura Ugramış tabii.
Neyse Üzerinden geçmiş Biraz derken O hafta sonu balkonda keyif yaparlarken bizim hirsiz aşagıdan ıslık çala çala onlara bakarak sokaktan geçmiş.
Kadın hırsızı tanımış ve Bak bey! Televizyonu çalan adam iste buydu!!" demiş.
Adam bunu duyunca pijamalarla adamı kovalamaya başlamış. 5 dakika sonra arkadaşı olan diğer hırsız adamın evine gelip, karısına ;
'' Yenge,ben polisim, abi hırsızı yakaladi. Şimdi karakoldalar.
Pantolonuyla, cüzdanını istiyor." demiş ve kadın da vermiş normal olarak. Adam hırsızı uzun bir saat kovaladıktan sonra kan ter içinde eve dönmüş.. VEEE yine dumur!
Artık adam karısını ne yapmış orası bilinmiyor.

Devamını Oku
El Emegi

Genç Macar Sanatçı Arpad Sebesy, milyoner Elmer Kelen´in portresini yapmak için görevlendirilmişti.Görev oldukça zordu,çünkü Kelen sadece
üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Bu yüzden,Sebesy portrenin çoğunu
ezberden yapmak zorunda kalmıştı.
Kısıtlamalara rağmen, Sebesy portrenin Kelen´e yeterince benzediği görüşündeydi.

Ancak, Kelen aynı fikirde değildi. Kibirli milyoner, resmin kendisine benzemediğini
öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti.Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı ve birdenbire bunu gösterecek hiç bir şeyin olmadığını fark etti.Kibirli milyoner stüdyodan ayrılırken,sanatçı bir ricada bulundu:
"Portreyi size benzemediği için reddettiğinizi belirten bir mektup yazabilir misiniz? "

Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu, yazıyı yazıp verdi.İçinden ressamın aptal olduğunu geçirdi. Aylar sonra, Macar Sanatçıları Derneği,

Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisi´nde sergi açtı.Kelen'in telefonu çalmaya başladı.

Sebesy´nin yaptığı portresinin,üzerinde
"Bir Hırsızın Portresi" etiketiyle teşhir edildiğini gördü.

Neye uğradığını şaşıran mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi.Ressam reddedince, Kelen, resim kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehdit etti.Bunun üzerine ressam, Kelen´in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektubunu çıkardı.


Şaşkına dönen kibirli milyoner artık resmin parasını ödeyip
almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı.Genç sanatçı sadece son gülen olmakla kalmamış,aynı zamanda güçlüğü karlı bir alışverişe dönüştürmüştü.Çünkü milyoner resmi almaya kalktığında fiyatının eskisinden on kat daha fazlaydı.


"Yenilgi yoktur, öğrenme ve gelişme fırsatı vardır."
inancıyla hareket eden ressam,öfke ve acıya teslim olmaktansa,
yaşadığı olumsuzluğu pozitif duruma çevirmenin,kapanan kapıyı tekrar açmanın yollarını aradı.İnancını kaybetmedi ve öfkesine yenilmedi.

Devamını Oku
Galatasarayın Renkleri Neden Sarı Kırmızı?

Fatih Sultan Mehmed’in yerine geçen oğlu İkinci Bayezid avdan dönüyordu. Bir an önce saraya varıp dinlenmeyi düşünürken atını durdurdu, havayı kokladı ve derin derin nefes alıp ferahladıktan sonra sordu:
-Bu güzel kokular da nereden gelir böyle?
Yanındaki vezirlerden biri cevap verdi:
-Devletlü Padişahım! İstanbul kuşatmasına katılan gazilerimizden tabiat aşığı biri vardır ki, O’na Gül Baba derler. Ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyardır. Şu yamaçları güllerle ve dahi türlü çiçeklerle donattı. Bu hoş kokular O’nun bahçesinden gelmektedir.
Padişah, vezirin anlattıklarını tebessümle dinliyordu. Sözlerini bitirince kararını bildirdi:
-Merhum babamın bu gazi askerini ziyaret etmek isterim!
Artık yorgunluklar unutulmuştu. Gül Baba’nın kulübesine doğru yürüdüler. Kulübeye doğru yaklaştıkça gül kokuları artıyor, insanın gözü - gönlü açılıyordu. Değerli misafirlerin geldiğini gören Gül Baba koştu, onları kapıda karşıladı. Padişah, daha atından inmeden sordu:
-Savaşta bastığı yeri sarsan, barışta oturduğu yeri gül bahçesine çeviren yiğit asker, selam sana!
Gül Baba mahçup olmuştu, güçlükle konuşabildi:
-Sizden böyle iltifatlar görmek bizim için ne büyük şereftir Sultanım, sağ olun!
-Sen ki, İstanbul’u fetheden ordunun bir neferi olarak şereflerin en büyüğünü almışsın Gül Baba. O büyük şerefin yanında bizim sözlerimizin hükmü mü olur?
Gül Baba tebessümle başını öne eğerken Padişah atından indi ve Gül Baba’nın gösterdiği mindere bağdaş kurup oturdu ve O’nun kendi elleriyle pişirdiği kahveyi yudumlayıp yorgunluğunu giderdi. Sonra da şöyle bir teklifte bulundu:
-Dilersen seni saraya alayım. Artık çalışma da yaşlılık devrini dinlenerek geçir!
-Sağ olun Sultanım! Burada oturmak benim için daha iyi. Amma bir iyilik yapmak istersen,
şu kulübemin bulunduğu yere bir mektep - medrese yaptır ki, memleketimizin çocukları ilim - irfan öğrensinler!
Gül Baba’nın sözleri Padişah’ı çok duygulandırmıştı. Yerinden kalkarken O’nu mutlu edecek cevabı verdi:
-Gönlün rahat olsun Gül Baba, dilediğin olacaktır!
Sonra bahçeyi gezdiler…
Padişah gülleri okşuyor, eğilip kokluyor ve yanındakilerle konuşuyordu. Bu arada Gül Baba da özenle seçtiği gülleri koparıp demet yapıyordu. Padişah ayrılırken O’na bir demet sarı, bir demet kırmızı gül verdi. Padişah gülleri alıp kokladı, bağrına bastı ve atını sürüp gitti.
Kısa zaman sonra ise Gül Baba’nın kulübesi yıkıldı ve oraya büyük bir bina yapıldı. Zaman içerisinde okul oldu, hastane oldu ama hep insanlığa hizmet etti. 1868 yılında “Mekteb-i Sultani” adıyla yeni bir kimliğe bürünen okul, Cumhuriyet döneminde de “Galatasaray Lisesi” adını aldı.
Gül Baba’nın Sultan İkinci Bayezid’e verdiği o güzel kokulu sarı ve kırmızı güller önce bu lisenin, sonra da Galatasaray Spor Kulübü’nün sembolü oldu.
Gül Baba’nın türbesi bugün de orada, okulun bahçesindeki yeşillikler arasında duruyor ve ziyaretçilerinden fatihalar bekliyor.

Devamını Oku
100 Altın 100 Sopa

Muhteşem süleyman diğer adıyla Kanuni Sultan Süleyman düğünlerde yetenekli kişilerin gösteri yapmasını çok severmiş.
Yine bir gün, bir düğünde İstanbul’a Osmanlı ülkesindeki bütün cambazlar, sihirbazlar,hokkabazlar hepsi doluşmuşlar.
Kanuni gösterileri zevk ile izlemiş. Birinciye de ihsanlarda bulunacakmış.
Bir adam varmış, dikiş iğnesini 5 metre uzağa koyuyor, dikiş ipini 5 metre uzaktan atıp iğnenin deliğinden geçiriyormuş.
Kanuni bunu görünce hayretler içerisinde kalmış:
-Tesadüfen attı. Böyle bir şey mümkün değil, demiş.
Adam gösterisini bir daha yapmış. Dikiş ipliği yeniden 5 metre uzaktaki iğneni deliğine girmiş.
Kanuni şaşkınlık içerisinde:
-Bir daha yap bakalım, demiş.
Üçüncü denemeyi ayakta seyreden Kanuni, katıla katıla gülmüş ve şu meşhur emrini vermiş:
-Bu adama 100 altın verin, 100 de sopa atın.
Adam şaşkın:
-Padişahım 100 altını anladık ama neden 100 sopa?
Kanuni cevabını hemen vermiş:
-100 altın maharetin için, helal olsun, 100 sopa da boş işler ile uğraştığın için. Bu da bana helal olsun. Bre adam başka işin mi yok? Neye yarayacak bu yaptığın?

Devamını Oku
Sevdiklerinize Karşı Sabırlı Olmak

Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş.

 

Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş…

Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.

Ailem dergisinden

Devamını Oku
Mucizenin fiyatı

Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onukurtarabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı.
George’nin yalnızca çok pahalıya malolacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu.Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally: “Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir.” Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally.Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak
aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti. Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın
arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally’nin beklediğini görünce
“Evet, ne istiyorsun söyle bakalım” dedi. “Biraz acele et,gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum” diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally “Kardeşim” dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: “Kardeşim çok hasta,bir mucize almak istiyorum.” Eczacı Sally’e bakarak:“Anlayamadım” dedi. “Şeyy, babam ‘Onu ancak bir mucize kurtarabilir’ dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?” Eczacı Sally’e sevgi ve acımayla baktı bu kez: “Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım” dedi.
Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi.Eczacının gözlerinin içine bakarak “Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli” dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally’e dönerek “Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.“Bilmiyorum” dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: “Tek bildiğim, o çok hasta
ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam “Onu ancak bir mucize kurtarabilir” deyince ben de paramı alıp buraya geldim.” “Peki, ne kadar paran var?” diye sordu iyi giyimli adam. ” Bir dolar ve onbir sent” dedi Sally. “Ve dünyadaki tüm param bu!” “Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para” dedi, iyi giyimli adam.
Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally’nin elini tutarak “Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?” diye sordu. “Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum” dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong’du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı.Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne: “Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum” dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!

Devamını Oku
Gazi Kovan

 

 

 

 

Günün anlamına yakışacak bir hikaye tamamen gerçektir.
Mart 1921 – İnönü Ovası insanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı. Sabit, artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış, kabarmıştı. Mart ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor, süvariler düşman hatlarına doğru, poyraz dan da hızlı hücum ediyorlardı. At kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş un yarı sağır kulaklarında değişmez, bitimsiz bir savaş uğultusu haline gelmişti. Her ses o tek sesin minik bir harmoniyi, o polifonik ezginin bir anda ısıtılıp kaybolan notaları gibiydi. Ethem Çavuş, 75 mm’lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolunda bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.
Artık otomatik hale gelmiş hareketlerle sandıktan mermi alıyor, topa sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun mermi yatağına sürebilirdi. Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı. Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Hareketini yavaşlatan bu saçmalığa söverek çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti. Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanı ise bu sefer sandığa değil yere attı. Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovana kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı. Akşam ezanı vaktinde çarpışma durmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem çavuşa istirahat verdi. Yarım saatlik istirahatta erler top arabasını çekerlerken o da yemeğini yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.Kovanın üzerinde “ Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 26 Rebiyülâhır 1339 * İnönü “ Yazıyordu 1. İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşürmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat – ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara da ki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi. Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının “ kalem “ dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı. “Aksekili Ethem Çavuş 8. Alay 3. Tabur 1. Batarya 20 Recep 1339** İnönü “ Beş gün sonra Ankara Atölyenin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi. Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. “ Kâmil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!” tüm personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı.
Kısa bir süre için işler durdu. Hepi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabiî ki bu şeref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu. Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor hayır dualar ediyorlardı. Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil usta kovanın ağzını eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturtturdu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı. Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan “Allah Kavuştursun” deyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp “Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi” dedi.
Kovan, 1. İnönü Savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı.
Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.Eylül 1922 – Ankara Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölye ye uğradı. Üzerindeki mesajların sayısı da sekiz e ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, istiklâl savaşının her zorlu durağından Ankara ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.
Türk ordusunun İzmir e girdiği gün Ankara da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu. Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakir künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış 9. notta; “kara hisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341***Banaz” yazılıydı. Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular;“Bismillâhirrahmanirrahim.Selam un aleyküm gayret perver ustalar. Allah a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir e, kalplerimizdeki imanımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar ı ele geçirdiğimizde, Seyfi çavuş un ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz. Bu sebeple Seyfi çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.
Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun. Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8.Batarya 14 muharrem 1341 Salihli” Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi çavuşun ardından Fatiha okuyup Amin dediler. Amin, işin bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu. Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu: İzmir in dağlarında çiçekler açar Altın gümüş orada sırmalar saçar Bozulmuş düşmanlar sel gibi kaçarYaşa Mustafa Kemâl Paşa yaşaAdın yazılacak mücevher taşa.Kamil usta yutkunarak tezgahının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı.Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevziilerine gönderilmeyecekti.
Ocak 1923 – Ankara Savaşın bitmesinin ardından Ankara da ki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor mermiler sayılıp tekrar sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vasif, Kamil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının – belki de yıllarca – sandıkların içinde kalmasına gönlü el vermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir ant olarak saklamaktı. Öyle de oldu; ama mermi birkez daha kullanıldıktan sonra Hamdi Vasif in evinde, camekanlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikayesini öğrenecek, bu hikayeyi hatırında yazacaktı. 29 ekim 1923 – Ankara Teğmen Hamdi Vasif Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Surlara ulaşınca 75 mm lik toplardan birin yanına koştu. Yarım saat önce 20:30 duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi. “Hamdi Vasif Edirne! Bir maruzatım var komutanım” yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu. “evet teğmenim sizi dinliyorum” Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı. “yüz birinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim.” Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Hamdi Vasif a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere mermiyi sokabileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu. O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti. Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp sürün üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82,83,…97,98,99… On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş “yüzüncüyü attık komutanım” deyince Muhsin Talat, kovanı topun ağzına kendi elleriyle sürerek atış emrini verdi. Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara nın her duvarından yankılayıp dört yıllık istiklal savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vasif sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile. Hamdi Vasif Yüzbaşının kovanı biliyor olmasına şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya ötedeki, üzeri son baharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk Bayrağıyla süslenmiş masayı işaret etti. “gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş. Çay içip sohbet edelim. Size kovanın hikâyesini bildiğim kadarıyla anlatayım ve sizin hikâyenizi dinleyeyim.” Dört gün sonra kovan, Millet Bahçesinde bir masanın üzerindeydi ve çevresinde 3 adam oturmuş sohbet ediyorlardı. Yüzbaşı Muhsin Talat, teğmen Hamdi Vasif ve Kamil Usta. O gün aralarında bir karar aldılar. Kovanı her yıl cumhuriyet bayramında değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinde en son ölen kişi olacaktı. 1936 yılında Kamil Ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat ın vefat etmesiyle kovan Hamdi Vasif Gazikovan a kaldı. 1934 teki soyadı kanununda bu üç adam da “Gazikovan” Soyadını almışlar, kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği de zaten yadsınamazdı. “kovan” sözcüğü insanlarda kovalayan anlamını çağrıştırıyordu. Bu yüzden üç adama soyadlarının anlamını sorana sormayana, hikâyeyi heves ve gurur la anlatıyorlardı.Temmuz – 2005
Gazikovan ailesinin evi “Alooo! İyidir kanki yaa nolsun! Siz ne ayardasınız? Bizim valide sultan akşam akşam iş çıkardı başıma… Taşınıyoruz ya bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım. Bir sürü ıvır zıvır var. Bir hurdacı çağırtalım dedim dinletemedim… Ya! Gelirim gelmesine de annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor… Tamam baba. Araşırız. Baaay! “ Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir bakış fırlattı; “Ne var yaa? Ne kaynaşıp duruyon?” “Doğru konuş yırtarım ağzını. Bodrumu toparlamadan hiçbir yere gidemezsin.” “tamam yaa! Toparlayacağız işte” “hadi sallanma” Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu. Nereden başlayacağını bilmez bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti. Dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı. Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı. Bir süre üstündeki Osmanlıca yazıları inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı. Mürekkepli kalemle muntazam bir yazıyla doldurulmuş defteri okumaya koyuldu. Neyse ki defterdeki yazılar Latin alfabesiyle yazılmıştı; “evlatlarım, torunlarım! Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür. Üzerinde yazanları yeni alfabemizle bir arka sayfaya not ettim. Bu defterdeki hikâye ve kovan, sizlere intikal ettirdiğim en kıymetli mirasımdır. Sakın ola ki yitirmeyin ve satmayın. Kıymet bilmezlerin himayesine vermeyin. Gerekli hürmeti ondan esirgemeyin. Evinizde vatan kadar kutsal yegâne bir varlık varsa oda bu emanetimdir. Hakkın rahmeti ve inayeti üzerinize olsun. Babanız, dedeniz, emekli Albay Hamdi Vasif Gazikovan. 29 Ekim 1953” Hamdi Vasif ve eşinin 1956 da bir deniz kazasında ölmeleri üzerine eşyaları, acılı aileye yardım etmek üzere konu komşu tarafından oğulları Şerif ve kızları Hamiyet’in evlerine götürülmüştü. İşe yarar eşyalar iki evde kullanılırken kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış, bodrum katlarda neredeyse çürümeye terk edilmişti. Babasının kovan hakkındaki hikâyesini defalarca dinlemiş olan Şerif Bey, bir yığın eşyanın arasından kovanı bulup çıkarmaya üşenmiş, her aklına geldiğinde bir sonraki sefere ertelemişti. Lakin kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif Bey de hakkın rahmetine kavuştu. Ardında, hikâyeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak. Hamdi Vasif in bu en değerli mirasına 50 yıl sonra ilk dokunan, torununun çocuğu Sertan oldu. Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek her sayfadan birkaç cümle okudu. Defterde yazılanlar çok ta ilgisini çekmemişti. O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı; “Alooo!..... Hadi yaa! Mega fikir! …… Tamam moruk.Geliyorum bekleyin. Kızlardan kimler var?........... Uff! Kadroya bak! Peline dokunanı yakarım bilmiş olun.” Elindeki kovanla defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu “Ulan başlarım kovanına daaaa, defterine deeee!” Söve saya merdivenleri çıktı. Annesinin bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı. Alemlere akmaya gidiyordu. Bir hafta sonra hamallar Gazikovan ailesinin eşyalarını Sarıyer deki yeni evlerine indirirken, Maltepe belediyesinin temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına yüklüyorlardı. Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazneye sıkıştırırken yükselen çatırtılar, bir milletin kadirbilmezliğine yakılmış ağıt gibiydi. Çatırdayan kovanın sedef kakmalı tabutu değildi. Tabii ki Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu. Mustafa Kemal in tüm kötülükleri, cehaleti, geriliği ve aczi içine hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği pandora kutusuydu. Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin, yarım asır daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı. Ve hatta Sertan ın yaşındayken şehit olan karahisarlı Seyfi Çavuş’un Kemikleriydi.

 

Devamını Oku
Gençliğin Sırrı

Zaman birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış
'bu gençliğin sırrı nedir' diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya.. Ama Sorular sık , soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.

Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine.

"Bu davette size sırrımı açıklayacağım” demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. Herkes konu ne zaman açılacak diye merek ederken Adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş:
-"Hatun, şu kilerde bir karpuz getirir misin bize sana zahmet!.." Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da:
" Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet" demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.
“ Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin “ demiş, Başka istemiş?. Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlamış.

Neyse misafirleri ve de siz Aziz okuyucuları sıkmamak için !!! Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş. "Eeee ?. Arkadaşlar iste benim gençliğin sırrı burada anladınız
mı??

Herkes birbirinin yüzüne bakmış. Kimse bişey anlamamış.."Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!" Dedecik gülmüş."Efendiler" demiş "O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile "aman be adam , deli misin nesin şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana defalarca.." demedi.

Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte ben bütün gençliğimi bu hanımıma borçluyum. Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız.’ Demiş

Devamını Oku
Dokuz Doğurmak

Çengeloğlu Tahir Paşa (ö. 1851), Osmanlı bahriye teşkilâtının ıslahı için gayretle çalışmış bir amiraldir. Kaptanıderya olduğu dönemde Bahriye Dairesi, Kasım paşa´daki Divanhane (Şimdiki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı) binasında bulunuyordu. O sırada, padişah iradesiyle bütün Kasım paşa ve Galata havailisinin asayiş görevi kendisine verilmişti. Acımasız ve tavizsiz bir kişiliğe sahip olan paşa, işe, gece fenersiz sokağa çıkma yasağıyla başladı. Yasağın kontrolü için özellikle zifiri karanlık gecelerde çavuşlarıyla sık sık kendisi de teftişe çıkıp suçluları cezalandırıyordu. Onun yine böyle teftişe çıktığı gecelerden birinde, yasağa uymayan yirmi kadar adamı toplayıp huzuruna getirmişler. Bizzat kendisi sorgulamaya başlamış:
Bre söyle, emrimin rağmına fenersiz olarak niçün sokağa çıktın?Paşam, bendeniz tütün tiryakisiyim. Baktım tütünüm kalmamış, bir fişek ayınga almak iktiza ettiydi...
Paşa, adamın sözünü kesip gürlemiş:
Vurun buna elli değnek! İkinci adamı alıp yine sormuş:
Bre haylaz! De bakalım, niçün fenersiz sokağa çıktın?Paşa hazretleri, ne yalan söyleyeyim, ben akşamcıyım. Bizim Panayot´un meyhanesinde bir iki tek atmadıkça uyuyamam.Vurun buna altmış sopa!
Böyle böyle, Kasım paşa ve Galata´nın ayak takımından hezele güruhu lâyıkıyla cezalandırmaya başlar. Sıra onuncu adama gelince, paşa ona da sorar:
Gel bakalım herif! Sen niye sokağa fenersiz çıktın? Adam titreyerek anlatır:
Paşa hazretleri! Karım hamile idi. Sancıları tuttu. İki sokak ilerimizde bir ebe vardı. Onu çağırmaya gitmem iktiza etti. Ancak, feneri gündüzden komşu ödünç almıştı. Mecbur kaldım, fenersiz çıktım... Sonrası malûm, çavuşlarınız beni derdest edip huzur-ı âlilerinize getirdiler.

Paşa, adamın hâlinden doğru söylediğine kanaat getirip bunu tahkik için hemen, adamlarından birini zavallının tarif ettiği adrese göndermiş. Bir çeyrek kadar sonra haberci, soluk soluğa gelip kadının gerçekten doğurmak üzere olduğunu haber vermiş. Paşa, sakalını avucuna alıp bir yandan emrinin çiğnendiğine öfkelenirken diğer yandan, adamın hâline acımış. Sonunda, adamı affeder tarzda paylamış:
Seni bu kez affediyorum. Fakat karın olacak o densize söyle; bir daha gecenin böyle olur olmaz vaktinde doğurmasın.

Zavallı adam sevinçle evine koşmuş ve doğruca yatak odasına dalmış. Bakmış ki bir bebek ağlıyor. Yüreğine sular serpilmiş ve karısına şefkatle yaklaşıp sormuş:
Aman karıcığım. Geçmiş olsun, neyimiz var? Kadın, adama hiç yüz vermeyerek sitem etmiş:
Efendi, ne kadar da rahatsın. Güya ebe aramaya gitmiştin. Desene ki arkadaşlarınla keyfe çıktın da şimdi utanmadan gelmiş, hâlimi soruyorsun!?
Adamcık çaresiz, cevap vermiş:
Hatun, hatun! Sen burada bir doğurdun sa, sorguda sıra gelinceye kadar ben dokuz doğurdum.
Bu deyim, dilimizde, sonucu merakla beklenen uygulamaların tedirginliğini bildirmek üzere kullanılır.

Devamını Oku
Dostuk Ve Güven

 

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Ahmet,en samimi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü..Ama arkadaşının yardımına gitmek imkansızdı.Çünkü siperlere mermi yağıyordu.Ahmet,komutanına koştu :

“Komutanım,gidip arkadaşımı getirebilir miyim ?” dedi.

Komutan :

“Gitmeye değer mi ?Arkadaşın delik deşik oldu.Büyük ihtimalle öldü.Kendi hayatını da tehlikeye atma .” dedi .Ahmet gitmek için ısrar etti.Komutan da gitmesine müsaade etti.İnanılması zor bir mucize…Arkadaşı ölmemişti….Yaşıyordu.

Ahmet o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.Onu sırtına aldı.Koşa koşa sipere döndü..Yaralı arkadaşıyla birlikte siperin içine yuvarlandılar.Komutan, kanlar içindeki askeri muayene etti….Sonra onu sipere taşıyan Ahmet’e döndü :

“Ben sana gitme dedim.Hayatını tehlikeye atmaya değmez dedim.Arkadaşın ölmüş.”

Ahmet : “Değdi komutanım” dedi .

Komutan : “Nasıl değdi” dedi.”Bu adam ölmüş görmüyor musun”

“Yine de deydi komutanım.Çünkü yanına gittiğimde sağ idi.Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi.”

“ Arkadaşım,bana : Geleceğini biliyordum ….Geleceğini biliyordum Ahmet” dedi……

Devamını Oku
Öfke Kontrolü Uygulaması Nasıldır?

Bir arkadaşım sinirlendiği zaman öfkesini kontrol altına almak için bir sistem geliştirmiş. Buyrun işte, onun ağzından öfke kontrolu:
'Bazen işler yolunda gitmez ve cinlerimiz tepemize çıkar ve sinirimizi başkasından çıkartırız! Ama böyle durumlarda sinirimizi tanıdığımız birinden değil de, hiç tanımadığımız birisinden çıkartmak daha iyidir.
Bir gün arkadaşıma telefon edecektim, numarayı çevirdim, bir erkek 'alo?' dedi, ben 'Zeynep'i aramıştım' deyince, adam bağırarak 'defol git lan, doğru numarayı çevir!' demez mi! Bir insanın bu kadar kaba
olabileceğine inanamadım. Sonra gerçekten arkadaşımın son iki numarasını şaşırdığımı farkettim.
Ama birden aklıma bir şey geldi. Bilerek, tekrar yanlış numarayı çevirdim. Karşıma yine aynı adam çıktı. Ve 'alo' deyince, 'sen eşşolueşeğin tekisin' deyip, telefonu yüzüne kapattım. Sonra o numarayı yazıp yanına 'eşşolusu' diye not ettim. O günden sonra, ne zaman bir şeye sinirlensem, öfkelensem, eşşsolusu'nu çevirip, 'sen eşşolueşeğin tekisin' deyip kapatıyor ve rahatlıyordum.
***
Bir gün alışveriş merkezinde tam park yeri bulmuşken, siyah bir BMW benim saatlerdir beklediğim yere girmez mi! Korna çaldım ama aldırmadı, arka camında 'satılık' ilanı ve telefon numarası vardı. Hemen numarayı not ettim. Eve dönünce, numarayı aradım, karşıma bir adam çıktı.
'Siz, siyah satılık BMW'si olan kişi misiniz?'
'Evet'
'Arabayı nasıl görebilirim?'
' Suadiye, Akın sokak, 34 numara, araba tam evin önünde duruyor'
'İsminiz?...'
' Mehmet.....'
'Ne zaman müsait olursunuz Mehmet Bey?'
'Her akşam 6'dan sonra evde olurum'
'Sana bir şey söyleyeceğim Mehmet..'
'Evet?...'
'Sen eşşolueşşeğin tekisin'
Ve telefonu yüzüne kapattım, onun numarasını da yazdım ve yanına 'eşşolusu2' diye not aldım.
Bundan sonra iki tane eşşolusu vardı. Bir gün eşşolusu 1'i aradım. Telefonu açıp da ben 'Sen eşşolueşeğin tekisin' der demez, 'Senin kim olduğunu bir bulursam...'
'Ne yaparsın?'
'Kıçına tekmeyi yiyeceksin!'
'O zaman sana adresimi vereyim de gel'
' Ver de gör gününü!..'
'Suadiye, Akın sokak, 34 numara, siyah bir BMW var kapıda..'
'Hemen geliyorum, son duanı etmeye başla!'
'Hah, hah ödüm koptu' deyip telefonu kapattım. Sonra 'eşşolusu 2' yi aradım, ona da 'sen eşşolusueşeğin tekisin' deyince, çok kızdı, kim olduğumu bilse beni öldüreceğini söyledi, ona 'öyle mi, birazdan geliyorum, bekle' dedim.
Ve hemen polisi arayıp, Suadiye, Akın sokak 34 numarada oturan travesti sevgilimi öldürmeye gittiğimi söyledim. Peşinden magazine meraklı bir tv kanalını arayıp, aynı adresi verip, travestilerin çıngar çıkardığını, ortalığı
birbirine kattığını söyledim! Ve sonra arabama atlayıp, olacakları izlemek için aynı adrese doğru sürdüm. Tam zamanında gitmiştim, iki 'eşşolusu' birbirlerine girmişken, altı-yedi polis onları ayırmaya geliyordu, tv.kameramanları da olayı görüntülüyorlardı.
Kendimi çok iyi hissettim. Öfkeyi kontrol etme mekanizması çok işe yaramıştı.'

Devamını Oku
Dostunu Seçmek Önemli

Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz , atılgan
ve hareketli, diğeri ise çok saf , dürüst ve sessizdi.

Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin
bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz
ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir.



Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.

Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve onun evlenmek üzere olan nişanlısını çok beğendiğini ve kendisine vermesini ister.

Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.

Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardir ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.

Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur

ve birden arkadaşı aklına gelir...

(ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek) arkadasının iş yerine gider ve çalışmak için iş ister.

Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlik ve üzüntü içinde geri dö ner ama yinede arkadaşına kızamaz.

Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilâç alamadağını söyler.

Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istedigi ilâçlarî alır ve adamcağıza verir.

Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar

Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını ona bırakmıştır.

Saf adam artık zengindir.

Biraz da sevdiği dostuna kırgınlığından dolayı dostunun işyerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir.

Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister.

Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur,



Kimsesi olmadığını öğrendiği kadına ; Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde birlikte yaşayalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder.

Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler,

Bizimki böyle bir kıza nasıl ulaşacağını, kendisinin tanidığı olmadığını söyler.

Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler.

Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır.

Bizimkisi kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır ... Biraz da geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir

Düğün günü gelir çatar . Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya ;

Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı . Bir gün işleri bozulunca benden
borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendigini söyleyerek benden istedi.

Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim.

İşlerim bozuldugunda onun fabrikasina gittim ve çalişmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi.

Çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum Çünkü biz gerçek dosttuk.

Bu konusma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve baslar konuşmaya;

Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı. İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek
nişanlısını da verdi .

Nişanlısını istememin nedeni ise o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı .

Çünkü O kadın (Hayat kadınıydı ) Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım.

İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi,

Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim

Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı.


Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım.

Evine gelen dilenci kadın benim annemdi

Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim.

Şu anda evlenmekte olduğu kişi de benim kız kardeşim.

Onu arkadaşımla evlenmesine ben iknâ ettim

Herşey senin içindi...

Hikayeden alınacak anafikir :

İnsan dostu için yaptıklarını mecbur kalmadıkça açıklamaz..

Tüm yakınlık duyduklarınıza birde bu gözle bakın...
Siz farketmeden sizin için kimbilir neler yaptılar. Sadece sizin için...

 

Devamını Oku
Sistem Mühendisinin İntikamı

Ankara’nın en büyük megamarketlerinden birinde bilgisayar mühendisi olarak çalışıyordum. Büyük ekonomik krizden dolayı kapı önüne konulanlardan biriydim. Almanya’daki ana şirket bu krizi fırsat bilip Türkiye’deki üç büyük şehirdeki megamarketlerdeki tüm elemanlarının neredeyse yarıya yakınını işten çıkarmış ve geri kalanlarında maaşlarında neredeyse yüzde kırklara varan maaş azaltması yapmışlardı. Geride kalanlar sessiz kalmak zorunda kalmışlardı. İtiraz edenlere de ekonomik krizi gösterip, “beğenmiyorsan işten ayrılabilirsin” diye aba altından sopa göstermişlerdi.

 

 

Megamarketin yaptığı aslında fırsatçılıktan başka bir şey değildi. Ekonomik krizin getirdiği bulanık ortamdan faydalanıp hem personel yenilemesine gitmişler hem de var olan personel giderlerini yüzde kırklara varan oranda azaltmışlardı. Bu azaltma tabi ki daha sonra yıl sonu bilançosuna kar olarak geçmişti.

 

 

Diğer süpermarketleri “büyük bakkal” diye küçümseyen ve burnundan kıl aldırmayan yöneticiler için elde edilen bu kar, başarı hanesine atılan fazladan bir artı demekti. Tabi ki işsiz kalan insanların durumu onların kesinlikle umurunda değildi. Sebepsiz olarak açıkta kalmak elbette kötü bir şeydi ama işte ekonomi buydu... katı kuralları olan bir sistem.

 

Elime tutuşturulan ve timsah gözyaşları ile dolu olan işten çıkarma mektubunda yazan sözler hiçbir şekilde umurumda değildi. Bir anda beş parasız ve işsiz kalmıştım. İşsizliğimin birinci ayında evimden, ikinci ayında ise sevgilimden olmuştum. Üçüncü ayın kayıplarını hiçbir şekilde sormayın bana.

 

Tek istediğim bir şekilde megamarketten intikam almaktı. Bu yaşadığım çöküntünün ve acının bir şekilde hesabını vermek zorundaydılar. Marazi bir duyguydu biliyordum ama kendimi de alamıyordum. Tuhaf bir psikoloji...

 

Nasıl intikam alabilirdim?

 

Hızla ve öfkeyle koşarken, köşedeki bakkaldan ekmek alırken ve yastığa kafamı koymadan kafamın içinde hep aynı düşünce vardı: megamarketi çaresiz bırakmak ve onlara zarar vermek istiyordum.

 

Bir bilgisayar mühendisi bir megamarkete nasıl zarar verebilirdi? Gidip yangın çıkarsam sigorta şirketi ertesi gün büyük bir çekle zararı hemen tazmin ederdi. Elimde silah birkaç yöneticiyi haklasam? Hapislerde çürürdüm.

 

Başka ne olabilirdi? Öyle bir şey bulmalıydım ki...

 

Büyük bir hınçla ve inatla her hafta muhakkak bir kez megamarkete uğruyordum. Hiçbir şey almasam bile (sonuçta bir müşteri olarak girmeme engel olamazlardı) öylesine dolaşıyordum. Çalıştığım yere girmeme tabi ki izin vermiyorlardı. Orası özel manyetik kartlarla girilen, klimaların havayı buz gibi yaptığı ve bilgisayar sisteminin olduğu yerdi. Almanya’dan gelen yöneticilerin büyük bir gururla övündükleri stok takip programının çalıştığı yerdi.

 

“Raflardan bir sakız eksilse ekranda bunu görürüz” diye övünürlerdi hep. Dedikleri doğruydu, bir sakız kasada satılsa, tüm sakızların olduğu veri tabanına bu hemen işlenirdi. Hem donanım hem de yazılım olarak bilgisayar sistemleri ile o kadar övünürlerdi ki herhangi bir anda herhangi bir rafta bulunan sakız sayısını kesin olarak bulabileceklerini söylerlerdi. Bu konuda abartıya kaçmıyorlardı, kayıp ve bozulmaları hesaba katmazsanız gerçekten tam sakız sayısını bilebilirlerdi. Bu özel stok takip sistemin dünya üzerinde birkaç otomobil fabrikasında ve megamarkette olduğunu iddia ediyorlardı. Bu iddialarında haksız sayılmazlardı. Sistemi Almanlarla birlikte kuran bendim ve dedikleri gibi gerçekten mükemmel işliyordu. Sadece bilgisayar ayağı değil, aynı zamanda stok sayımı, kasa takibi, ürün girişi vs. hepsi birlikte mükemmel bir bütündü. Bütün ürünler ambara girişinden, kasa çıkışına kadar sıkı bir şekilde takip edilirdi ve en ufak bir kaçak dahi söz konusu değildi.

 

Bunları düşünüp yürürken birden çıkış kapısındaki detektör öttü. Sanırım bir müşteri ya bir şeyi kasaya işletmeden yanlışlıkla almıştı yada mutsuz bir kleptoman bir şey yürütmeye kalkışmıştı. Güvenlik detektörünün ötmesiyle birden aklıma bir şey geldi. İster megamarket olsun ister ufak bir bakkal, bütün kontroller sadece çıkışta yapılırdı, girişte hiç bir kontrol olmazdı. Başka bir süpermarketten alışveriş edip megamarkete geldiyseniz naylon torbanız içeri girmeden önce görevliler tarafından bantlanırdı, Böylece kasada karışma olması engellenirdi. Bir de ayrıca güvenlik kontrolü vardı ki o sadece üzerinizde silah yada kesici bir alet var mı? diye bakmak içindi. Bildik ve sıradan prosedür yani.

 

Bütün güvenlik önlemleri megamarketten herhangi bir şey çalınmaması için düzenlenmişti ama kimsenin aklına megamarkete bir şey sokmak isteyen birinin çıkabileceği gelmemişti. Öyle ya durduk yerde bir müşteri niye megamarkete mal soksun ki? Yani megamarketi durduk yerde daha da zengin etmenin görünürde hiç bir mantığı yoktu.

 

Bunu düşününce gülümsedim. Aklıma gelen fikrin basitliği beni bile şaşırttı. Megamarketi çıldırtabilirdim, hem de çok basit bir şekilde. Onları çok övündükleri bilgisayar sistemiyle vurabilirdim.

 

İşten atılalı beri ilk defa yüzüme bir gülümseme ve içime bir neşe yayıldı. Hemen megamarketten çıkıp evime geri döndüm. Kapıdaki görevlinin “işten ayrılmanıza çok üzüldüm” demesi üzerine başımı sallayıp, görevliye bakıp kaygıyla yüzümü ekşittim.

 

Eve dönünce hemen intikam planımı yapmaya başladım. Megamarketin belkemiğini oluşturan bilgisayar sisteminin ve onun üzerinden çalışan bilgisayar programının en büyük kusuru, sistemin kusursuz olması yada bir başka deyişle sistemden kusursuz olması istenmesiydi. Bu da onun en büyük kusuruydu. İnsanın kulağına paradoksal geliyordu ama sistemin kusuru “kusursuzluğuydu”.

 

Ertesi günden başlamak üzere kalın paltolarımın içine sakladığım ve başka süpermarketlerden aldığım ürünleri gizlice megamarkete sokup, kameraların (hepsinin yerini ezbere biliyordum) göremeyeceği şekilde raflara koymaya başladım. Eğer bir kamera varsa, sırtımı kameraya dönüyor ve sonra dışardan başka bir süpermarketten aldığım bir ufak deterjan, bardak ya da her neyse çıkarıp, sanki o an beğenmemişte yerine koyuyormuşum gibi rafa, benzer ürünlerin yanına yerleştiriyordum.

 

Olur da beni takip ederler diye tüm alışverişi nakit olarak yapıyordum çünkü aynı kredi kartı numarası ister istemez onları şüphelendirirdi. Şüphelenirlerse takip ederler ve sonuçta mutsuz adamı bulabilirlerdi.

 

Daha sonra aklıma bir şeytani fikir daha geldi. Megamarketten aldığım bazı malları tekrar içeri sokup tekrar satın alıyordum. Aynı barkodlu ürün iki kere kasadan geçerse sistem iyice şaşardı.

 

Bu sinsi çabalarım yaklaşık iki hafta boyunca her gün sürdü. Dışarıdan aldığım mallar bana pahalıya patlasa da (yaklaşık üç yüz milyonluk ıvır zıvır mal) sonuçta beklediğim karmaşa gerçekleşti.

 

Eski iş arkadaşlarımdan birini hal hatır sorma bahanesiyle telefonla aradım. O hala megamarkette eski maaşının yarısına bir maaşla çalışıyordu.

 

“Dükkanda işler nasıl?” diye öylesine sordum.

 

“Kötü. Bilgisayar sisteminde daha önce hiç karşılaşmadığımız garip bir hata oluştu”

 

“Ne oldu ki?” diye sordum içimdeki heyecanı zorlukla zaptederek.

 

“Epey bir kalemde daha önce hiç karşılaşmadığımız bir stok fazlası görünüyor, yani stokta ve rafta olan mal miktar bilgisayarın gösterdiğinden fazla”

 

“E ne var ki bunda? Az çıkmasından iyi değil mi?” dedim sanki bilmiyormuşum gibi...”

 

“Az çıkması bizim için çok daha iyi. Her zaman için çalınma, kayıp yada üründe bozulma yüzünden belli bir miktar eksik çıkması normal kabul edilir. Zaten mahalle bakkalından tut uluslararası megamarkete kadar tüm satıcılar bunu baştan kabul eder ve sineye çekerler, çalındı, bozuldu yada kayboldu denir. Bizde de raf ve stok sayımlarında çıkan eksikler kayda geçirilir ve yıl sonu envanterinden düşülür.”

 

“Peki sorun ne? gerçekten hala anlayabilmiş değilim” dedim

 

“Fazla çıkması demek, bir bütün olarak ambar girişinden, kasa çıkışına kadar olan ürün hattında bir yerde bir hata olduğu anlamına gelir. Ya insan hatası ya da bilgisayar.” dedi.

 

“Kocaman megamarkette o kadar bir fazlalık ne olacak ki, niye bu kadar problem oldu ki?” dedim saf saf.

 

“Haklısın, bize kalsa dört, beş yüz milyon liralık bir açığın üstünde durmazdık. Türk usulü olayı ört bas eder, unutur giderdik. Meblağ devada kulak, ne olacak ya! Aptal pastanenin günlük cirosu bile 10 milyar. Ama başımızdaki Gestapo olaya taktı. Biliyorsun bu Almanlar hastalık derecesinde titizler ve bizim yer, bu sistemin pilot olarak denendiği ve çalıştığı ilk yer. Sistemin neredeyse kusursuz işlemesini istiyorlar. Sorun dört yüz milyon falan değil, bu kadar bir para tabi ki onların da umurunda değil. Gestaponun derdi, bilgisayar sisteminin mükemmel çalıştığından emin olmak.

 

Düşünsene, bu olayın nedenini araştırmak için bizi mesaiye bıraktırdılar ve sadece otuz kişinin iki günlük fazla mesai ücreti dört milyar.” dedi.

 

“Peki nedenini bulabildiniz mi?” diye sordum

 

“Şimdiye kadar hayır. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de, çift ürün geçişi var. Aynı barkodlu bir ürün iki kere satılmış gibi gözüküyor. Olacak şey değil. Sanki biri aldığı malı tekrar yerine koyup almış gibi. Neyse, sen ne yapıyorsun?”

 

“Bildiğin gibi, bir değişiklik yok. Şimdilik eldekilerle geçinmeye çalışıyorum”

 

“Evet. Bu kriz hepimizi kötü vurdu. Aklımdasın, bir iş çıkarsa ilk seni arayacağım”

 

Konuşma bittiğinde gülümseyerek telefonu yerine koydum. Beklediğimden çok daha büyük bir başarı kazanmıştım. Basit fikrim işe yaramıştı. Bu aşamada yeni yeni mallar götürmeyi kesmemeliydim çünkü sorunun devam etmesi gerekiyordu.

 

Ertesi hafta yine benzer şekilde çalıştım. Sistemde bariz bir hatanın olduğuna inanmaları için başka ürünlerde de benzer stok sorunlarının çıkması gerekiyordu. Bu yüzden, deterjandan, sıradan ampule kadar bir çok ürünü ya dışardan alıyordum yada megamarketten alıp tekrar içeri sokuyordum.

 

Konuştuğum arkadaşımı bir hafta sonra tekrar aradım. Yine hal hatır sorma, hafif bir sohbetten sonra konuyu ben demeden kendi açtı.

 

“Geçen gün sana bahsettiğim sorun vardı ya” dedi

 

“Hangi sorun?” dedim sanki anımsamakta zorlanıyormuşum gibi.

 

“Hani şu ürün fazlası çıkmasına neden olan sorun” dedi.

 

“Haaaa!, evet hatırladım, ya koca megamarket için dört yüz milyonluk açık inanılmaz küçük bir rakam, devenin kulağı bile değil, bunun için mi? uğraştırıyorlar sizi adi adamlar, beni işten attıkları yetmiyormuş gibi. Peki bulabildiniz mi fazlalığın sebebini?” diye sordum.

 

“Hayır. Seninle konuştuğumuz o günden bu yana gece 12’lere kadar mesaiye kalmamıza rağmen hiçbir şey bulamadık. Sadece biz bilgisayarcılar değil, ambar görevlileri ve kasiyerlerin bir kısmı da işe dahil edildi. Ürün sayımları, kontroller, stok takibi, kasa çıkışları, muhasebe kayıtları vs. vs. Bu fazlalığın nereden kaynaklandığını bulamadık. Sen de bilirsin, sistem o kadar büyük ki, takip etmek çok zor.

 

Sanırım bilgisayar programında bir hata var. Kabul etmek istemiyorlar ama durum onu gösteriyor. Bilirsin Almanlar inatçıdır, hata yaptıklarını kabul etmek istemezler.” dedi.

 

“Evet” dedim. Arkadaşım gülümsediğimi tabi ki göremiyordu.

 

 

Ben ve megamarket arasındaki mücadele bu şekilde bir ay kadar devam etti. Durumu açıklığa kavuşturmak için Almanya’dan önce bir müfettiş arkasından bir bilgisayar grubu geldi. Türkiye’deki görevli Alman’ın titizliğini Almanya’daki merkezde göstermişti.

 

 

Bütün bu çabalara rağmen hiçbir şekilde çözüm bulunamamıştı. Kimse fazlalığın nedenini açıklayamıyordu.

 

Dört aylık bir mücadelenin sonunda pes etmişlerdi. Hatanın bilgisayar programından kaynaklandığını kabul ettiler. Programda öyle bir kutu içinde iki üç bin dolara satılan sıradan bir program değildi. 600 bin dolara satın alınan ve birden fazla yerde kurulan çok pahalı bir şeydi.

 

Programı yazan firma, ancak hatayı görürse programı geri alabileceğini söylemişti. Kaynak kodu tek tek taramak kimsenin işine gelmiyordu çünkü 15 bin satırlık bir dokümanda sürekli olarak aşağı yukarı gezinmek demekti bu.

 

Sonuçta megamarket programı kullanmaktan vazgeçti. Kurulumu, kendisi ve eğitimi dahil olmak üzere onlara 600 bin dolara patlayan yeni bir stok takip programı almak zorunda kaldılar.

 

Yeni programda sorun çıkartacaktı ama çıkartmadı çünkü beni tekrar işe almışlardı.

 

İlginç bir şekilde bir kum tanesinin kocaman bir dişli çarkını çıldırtabileceğini gördüm. Büyük sistemler gerçekten çok tuhaftırlar.

 

Bu olay Amerika’daki birkaç üniversitenin bilgisayar bölümünde “fazlalık veren program olarak” veri tabanı dersinde örneklerle işlendi. Kaynak kodunun o kadar incelenmesine rağmen sebebi bulunamadı. Programın sahibi olan firma neredeyse iflasın eşiğine geliyordu ama bu benim isteğimin ve kontrolümün dışında olan bir şeydi.

 

Megamarketin neden çıldırdığını bu gün bile kimse tam olarak açıklayamadı ama olay unutuldu. Kimse hatırlamıyor, bir kişi hariç.

 

Tahmin edin kim?

Devamını Oku
Büyüklere Karşı Sabır

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında
ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı.

Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir
karga kondu.Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:

'Bu ne oğlum?' Oğlu şaşkın, cevapladı: 'o bir karga baba.'
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: 'Bu ne oğlum?'

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: 'Baba, o bir karga'....

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor,başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu.Yaşlı baba üçüncü defa sordu: 'Bu ne?' Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: 'O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?' Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: 'Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun.
Sabrımı mı deniyorsun?'Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti
ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu,sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu.

Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanı başımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu.

23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'


'Rab bin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti.


Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.' (isra, 23)

Devamını Oku
Hayat Nedir?

Eflatun'a iki soru sormuslar.

Birincisi ; "Insanoglunun sizi en çok sasirtan davranıslari nedir ? "
Eflatun tek tek sıralamıs :

- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarini özlerler...
- Para kazanmak için sagliklarini yitirirler. Ama sagliklarini geri almak için de para öderler...
- Yarından endise ederken bugünü unuturlar.Dolayisiyla ne bugünü ne de yarını yasarlar...
- Hiç ölmeyecek gibi yasarlar. Ancak hiç yasamamis gibi ölürler...

Sira gelmis ikinci soruya ; "Peki sen ne öneriyorsun?"

Bilge yine sıralamıs ;

- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayin! Yapilmasi gereken tek sey, sadece kendinizi "sevilmeye" birakmaktir...
- Önemli olan; hayatta "en çok seye sahip olmak" degil, "en az seye ihtiyaç duymaktir"..

Devamını Oku
Yaşayarak Öğrenmek

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir dükkâna girmiş. Adam hemen kendisini saklamasını emretmiş. Adam da Napolyon'u müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da 'Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.' diye
savuşturmuş. Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal
ömründe bir daha karşılaşamayacagı Napolyon'a sormuş: 'Efendim, af
buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl
bir duygu?' Napolyon birden öfkelenmiş. 'Sen kim oluyorsun da benimle böyle
dalga geçercesine konuşabiliyorsun?' diye bagırmış. Hemen askerlerine,
adamcagızı kurşuna dizmelerini emretmiş.
Askerler Adamın gözünü baglayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler
namlulara sürülmüş, artık 'ateş' emri verilecek... Adamcagız
içinden 'Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin diye düşünürken,
arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bagı açmış.
Karşısında Napolyon varmış. Tek cümleyle cevaplamış
Napolyon: 'İşte böyle bir duygu!'


YAŞAYARAK ÖGRENMEK, BEDELİ EN YÜKSEK ÖGRENME BİÇİMİDİR.

Devamını Oku
Yaşlı Marangoz

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılarak eşi ve büyüyen ailesi ile
birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti.
Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti.
Ne var ki emekli olması gerekiyordu.

Müteahhit, iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev
yapmasını rica etti.

Marangoz, kabul etti ve işe girişti, fakat gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı
ve kalitesiz malzeme kullandı.

Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son
vermek ne büyük talihsizlikti!...
İşini bitirdiğinde işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı.

"Bu ev senin" dedi, "Sana benden hediye" .
Marangoz, şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman böyle yapar mıydı hiç!
Bizim için de bu böyledir.
Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zaman da, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız.
Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız.
Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.
Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap, tasarımıdır" demiştir biri.

Bugün yaptığınız davranışlar ve seçimler, yarın
yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın... Paraya
ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın. Hiç incinmemiş gibi sevin. Kimse
izlemiyormuş gibi dans edin.

Devamını Oku
O Tabloya Tüm Servetini Verdi

Paris’in büyük bir resim galerisinin girişinde gördüğü tabloyu çok beğenen bir çocuk, kumbarasında o güne değin biriktirdiği tüm parasını getirdi ve bu resmi satın almak istediğini söyledi.

Galeri sahibi, çocuğun bu isteği karşısında gülmemek için kendini zor tuttu. Fakat henüz 12-13 yaşlarında olduğu anlaşılan çocuğu kırmak da istemedi.

"Bu resim, ülkemizin çok ünlü ressamlarından birine aittir" dedi. "Bilmem bunu biliyor muydunuz?"

Çocuk, ressamı umursamadığını söyledi:

"Ben resmi çok beğendim ve onu satın almak istiyorum" dedi. "Bir hafta sonra kardeşimin doğum gününü kutlayacağız. Ona doğum günü armağanı olarak vermek istiyorum."

Galeri sahibi, büyük bir iş adamıyla konuşuyormuşcasına bir ciddilikte sürdürdü sözlerini:

"İzin verirseniz resmi yapan ressama telefon edeyim ve önerinizi ona bildireyim" dedi.

Sonra da ünlü ressama telefon etti, durumu anlattı.

Ressam, hiç duraksamadan yanıt verdi galeri sahibine:

"Çocuğun verdiği parayı alınız ve resmi çok güzel bir biçimde paketleyip, kendisine teslim ediniz lütfen" dedi.

Galeri sahibi birden şaşırdı ve kekelemeye başladı:

"Üstadım, durumu size galiba tam olarak anlatamadım" dedi. "Çocuğun kumbarasından çıkan parayı saymadım ama, hiç kuşkum yok, 100 frankı bile bulmaz. Bir yanlış anlama olmasın aramızda..."

Ünlü ressam, telefonun öteki ucundan sakin bir sesle karşılık verdi:

"Hayır, ortada bir yanlış anlaşılma yok" dedi. "Çocuğun kumbarasından boşalttığı paranın tümünü alınız ve resmi dikkatlice paketleyip, kendisine teslim ediniz lütfen."

Sonra şöyle tamamladı sözlerini.
"Ben bu tabloma binlerce dolar verebilecek yüzlerce kişi bulabilirim ama... Tüm servetini verebilecek ikinci bir kişi bulamam.."

 

Devamını Oku
Altıncı His

Karimi 1998'in sonbaharinda kaybettim...Yedi senelik evliligimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmistik.
Karim,her evlilikyildönümümüzde ikimizin fotografini çerçeveler,
"Bunlar bizim hayatimizin gölgeleri" derdi..


Öldügünde, yedi tane resmimiz vardi. 97'in bir gecesinde onu aldattim.
Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdigimi ve sonsuza kadar sadik
kalacagimi söylerdim.
Ölmeden iki hafta önce yine ayni seyi tekrarladim.
Karimi aldatmistim.Tuhaf bir gülümsemeyle bakti bana
ve sadece: "Biliyorum" dedi...


Izmir'e kar yagdigi gün, yani bir ay önce, evdeydim.Fotograflarimiza bakiyordum yine...
Her çerçevenin altinda bir harf oldugunu ilk kez o gün fark ettim: A. R. K. A. S. I. N.
Gerisi için yillari yetmemisti.Ölmüstü…
Ama sanirim "Arkasina bak" yazmaya niyetlenmisti. Hemen çerçevelerin arkasina baktim. Hiçbir sey yoktu. Sonra birsey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm.

Inanabiliyormusunuz, her birinin arkasindan bir mektup Çikti!
Geçirdigimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmisti..

1997'deki resmimizin içinden çikan zarf ise simsiyahti.


Ve içinden şu sözler çikti:
"14 Mart 1997/Gözlerin bana, baska birine dokunmus gibi bakti.Söylemene gerek yok sevgilim ,biliyorum..."

2002'deyiz. Onu kaybedeli 4,aldatali 5 yil oluyor.Içim aciyor simdi.Sadece paylasmak istedim.

Devamını Oku
Bir Tuzlu Kahveyi Birde Seni Sevdim

Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika bir şeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki.. Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.. "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.. "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak için.."

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı..

Kahveye tuz!..

Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi..

Delikanlı anlattı:

"Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki.."

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının.. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı.

İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri.. Ev duyusu olan biri..

Kız da konuşmaya başladı.. Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi.. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu.. Tatlı ve sıcak..

..Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii..

Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü..

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına.. Şöyle diyordu, satırlarında..

"Sevgilim, bir tanem..

Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun?.Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken 'Tuz' çıktı ağzımdan.. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok.. İşte gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.

Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.."

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.

Lafı açıldığında bir gün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey" diye soracak oldu.. Gözleri nemlendi kadının..

"Çok tatlı!.." dedi..

Devamını Oku
Araba Vanilyalı Dondurmayı Sevmezse

 

 
Pontiac Division of General Motors şirketine gelen bir şikayet su satırları içeriyordu:
"Size ikinci defa yazıyorum ve bana cevap vermemenizi anlayışla
karşılıyorum çünkü yazdığım yazinin çılgınca oldugunu düşünebilirsiniz.

Fakat su bir gercek ki ailemizde her aksam yemekten sonra tatli olarak
dondurma yeme alışkanlığına sahibiz. Ancak bir cok dondurma cesidi oldugu
icin her aksam yemekten sonra ne cesit dondurma yiyecegimiz konusunda
ailecek karara variriz. Ben de markete gidip alirim.

Gecenlerde de yeni bir
Pontiac aldim ve o zamandan beri markete gidip gelmem benim için bir sorun olmaya basladi.
Ne zaman vanilyali dondurma alsam, arabaya döndüğümde arabam calismiyor.
Fakat baska cesit dondurma aldigimda, arabam gayet guzel calisiyor. Her ne
kadar bu sorun size sacma görünse de bu konuda cok ciddi oldugumu bilmenizi
istiyorum. Vanilyali dondurma aldigimda arabam çalışmazken neden baska bir
cesit dondurma aldigimda arabam calisiyor?"

Pontiac sirketinin baskani dogal olarak bu mektuba supheci bir sekilde
yaklasti fakat yine de kontrol edilmesi için bir muhendis gonderdi.
Gönderilen muhendis, nezih bir muhitte oturan basarili ve iyi egitim almis
bir kisiyle karsılaştığında şaşkınlığa ugradi. Aksam yemeginden sonra
gorusmeye karar verdiler.

Aksam oldugunda arabaya binip marketin yolunu
tuttular. O aksam vanilyali dondurma aldilar ve arabaya bindiklerinde her
zamanki gibi araba calismadi. Muhendis o kisiyle uç aksam daha markete
gitti. Ilk aksam cikolatali dondurma alindi ve araba calisti. Ikincisinde
cilekli dondurma alindi ve araba yine calisti.
Ucuncu aksam ise vanilyali
dondurma alindi ve maalesef araba calismadi.

Simdi sasirma sirasi muhendisdeydi.
Adamin arabasinin vanilyali dondurmaya alerjisi oldugunu dusunmek akillica bir sey degildi.
O yuzden bir sure daha ziyaretlerine devam etti.

Bu amaçla notlar almaya
basladi: Gunun hangi saati arabanin kullanildigi, kullanilan benzin cesidi,
gidip-gelme suresi gibi her turlu bilgiyi kaydetti. Muhendis kisa surede
bir ipucu elde etti: Adam vanilyali dondurma almak için daha az zaman
sarfediyordu.

Cevap marketdeki urunlerin satilis
duzeninde yatiyordu:
En cok tutulan dondurma cesidi olan vanilyali
dondurma, marketin hemen girisinde yer alan dolapta satiliyordu.

Diger dondurma
cesitleri ise marketin arka kisminda farkli bir tezgahta satiliyordu ve
oradan herhangi bir cesit dondurma almak daha fazla vakit aliyordu.

Simdi muhendisin karsilastigi soru şuydu: Araba niye dondurma almasi daha kisa
surdugunde calismiyordu? Zaman faktoru araya girdiginde muhendisin cevabi
bulmasi zor olmadi: Motor sogudugunda devreye giren buhar kilidi. Buhar
kilidi tam anlamiyla calismiyordu. Bu aksaklik her aksam oluyordu fakat
diger dondurma cesitlerini almak için harcanan sure daha fazla oldugundan,
motorun tekrar calismasi icin yeteri kadar sogumasina imkan taniyordu.
Adam vanilyali dondurma aldiginda ise, motor
hala sicak oldugu ve buhar kilidi devreye girmedigi icin araba calismiyordu.
Devamını Oku
Fırtınada Bile Uyumak

Genç bir adam Amerika’nın batısındaki bir çiftliğe iş başvurusunda bulunmuştu. Çiftliğin sahibi ona özelliklerini sorduğunda genç adam kendine güvenen bir edayla şöyle cevap vermişti:

"Rüzgar estiğinde dahi uyuyabilirim"

Bu söz yaşlı çiftlik sahibinin kafasını çok karıştırmıştı, fakat bu zeki genç adamdan da çok hoşlanmıştı bu yüzden onu işe aldı.

Birkaç gün sonra yaşlı çiftlik sahibi ile karısı geceyarısı çok sert ve şiddetli bir rüzgarla uykularından fırladılar. Bir sorun çıkma ihtimaline karşı her yeri kontrol etmeye başladılar.

Pencere ve kapıdaki kepenklerin sıkıca kapatılıp kancalarının yerlerine takıldığını gördüler.

Kalın ağaç kütükleri ise sıra sıra şöminenin yanına dizilmişti. Tarım araçları güvenli bir şekilde hangara yerleştirilmişti. Traktör garajdaydı. Ahırın kapısı düzgün bir şekilde kapatılmış ve kilitlenmişti. Hatta içerideki tüm hayvanlar oldukça sakindiler. Genç adam hemen ilerideki kulübesinde huzurlu bir şekilde uyuyordu.

İşte o anda yaşlı çiftlik sahibi genç adamın o gün ona ne demek istediğini anlamıştı.

"Rüzgar estiğinde dahi uyuyabilirim"

Çünkü genç adam fırtınasız güzel günlerde herhangi bir gün şiddetli bir fırtına ile çiftlikteki her şeylerini kaybedebileceklerini düşünerek işlerini o kadar bağlılıkla ve düzgün bir şekilde yapmıştı ki, en sert, en şiddetli
fırtına dahi esse yatağında huzurla uyuyabilirdi.

Yapabildikleriniz değil, birgün gerçekten yapamadığınız şeyler güneş battığında size baş ağrısı verir.

Kathleen Pinto

 

Devamını Oku
Tuğla

Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar’ıyla bir mahalleden hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavaşça geçerken hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığınıfark etti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.

Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; “Bunu neden yaptın?Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?” İyice sinirlenerek devam etti: “Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya
malolacak. Bunu neden yaptın?” Çocuk yalvararak cevap verdi: “Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı” Parketmiş bir arabanın arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.

“Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için çok ağır.” Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik
ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek “teşekkür ederim efendim, Tanrı sizden razı olsun” dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına
geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü,hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı
yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.Tanrı, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazan,dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin. Tercihi siz yapın…

 

Devamını Oku
Sana Koydum

Fahrettin Kerim Gökay İstanbul Belediye Başkanlığı zamanında fırınları geziyormuş. Kendisine ağzı oldukça bozuk bir fırıncı pasta ikram etmiş. Fahrettin Bey şöyle bir

tadına bakmış ve sormuş:
"Hımmm!... Çok güzelmiş ne kattın buna?"
Fırıncı gülümseyerek yanıtlamış:
"Sana koydum efendim!"
Fahrettin Bey bu söz üzerine pastadan bir lokma daha almış ve devam etmiş:
"Ben de bütün fırıncılara söyleyeyim de hepsi Sana koysunlar!..."
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  
 
 
 
 
Devamını Oku
Kavak İle Kabak

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak ağacı boy göstermiş.Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.

Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacıyla aynı boya gelmiş.

Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:

"Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?"

"On yılda",demiş kavak.

"On yılda mı?diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.

"Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!"

"Doğru,"demiş ağaç."Doğru."

Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında kabak önce üşümeye,sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağı doğru inmeye başlamış.
Sormuş endişeyle kavağa:

"Neler oluyor bana ağaç?"

"Ölüyorsun,"demiş kavak.

"Niçin?"

"Benim on yılda geldiğim yere,iki ayda gelmeye çalıştığın için."

Devamını Oku
100 Mumluk Ampul

Olayın kahramanları, iki üniversite öğrencisi. koyu geyik muhabbetinin düğümlendiği durumlardan birinde, bu iki kafadar bir iddiaya girer.delikanlılardan biri, odanın tavanında asili olan ampulü ağzına tamamen sığdırabileceğini iddia eder.

evet yanlış okumadınız, bildiğiniz 100 mumluk ampulü... ve sığdırır da. ancak bir sorun vardır. ampulü ağzından geri çıkaramamaktadır.arkadaşı hayret eder bu nasıl is diye, o da evdeki başka bir ampulü ağzına sokar ve tabii ki o da çıkaramaz.bunun üzerine iki kafadar hastanenin yolunu tutmaya karar verirler.ağızlarında ampul olduğu halde bir taksiye atlarlar. konuşma zorluğu çekerek güya taksiciye dertlerini anlatırlar.taksici bir taraftan gülme krizi geçirirken bir taraftan da "nasıl olur arkadaş ya, uğraşsanız cıkar, bir asılın suna, saka mi yapıyonuz?"
diye söylenmektedir. neyse aksamın bir yarısında acile gelirler.taksici ayrılır. doktorlar çocukları beklemeleri için bir odaya alır.veeee,aradan 15 dakika geçmeden taksici kapıda görünür; tabii ağzında bir ampulle. şoför amca çocuklara inanmamış, açik olan bir marketten ampul almış ve denemiştir

 

Devamını Oku
Duvar
Aynı kalp rahatsızlığıyla aynı kaderi paylaşan iki yaşlı adam aynı odayı da paylaşıyorlardı. Tek fark biri cam kenarında diğeri ise duvar dibinde yatıyordu. Cam kenarındaki yaşlı adam her gün camdan bakarak arkadaşına dışarısını anlatırdı.”Bugün deniz sakin, yine de hafif rüzgar var sanırım ;çünkü uzaktaki
teknenin yelkenleri rüzgarla doluyor. Park bu sabah sakin, iki salıncak
dolu iki salıncak boş, dünkü sevgililer yine geldi, aynı yere oturup konuşmaya başladılar, el ele tutuştular, ne kadarda yakı
şıyorlar birbirlerine. Erguvan ağaçları ne kadar güzel açmış her yer mor bir renk almış, erik ağaçları da beyaz çiçekleriyle onlara eşlik ediyor.Denizin üzerindeki martılar bugünkü yemeklerini arıyorlar, ne güzel de dalıyorlar suya.”Günler böyle geçip gidiyordu ta ki cam kenarındaki yaşlı adam kalp krizi geçirene kadar, işte o anda duvar kenarındaki adam düğmeye bassa kurtaracaktı arkadaşını ama şeytana uydu, bunca zamandır sadece dinleyebiliyordu, artık görebilirdi de, işte bunun için düğmeye basmadı ve hemşireyi çağırmadı. Aynı kaderi paylaştığı kişiyi ölüme gönderdi, ama o bunun haklı bir savunma olduğunu düşünüyordu.
Ertesi gün hastabakıcılar ölen yaşlı adamın götürmeye geldiklerinde kendisinin cam kenarına geçip geçemeyeceğini sordu hasta bakıcılar olumlu cevap verince yatağının yerini değiştirdiler, işte o günlerdir bakmak istediği manzarayı nihayet görecekti. Basını kaldırdı ve pencereden baktı.Gördüğü şey simsiyâh bir duvardı ve
hasta bakıcıdan ögrendi ki ölen arkadaşı zaten kördü
 
Devamını Oku
Olayı Çocuk Halife Çözdü

Abbasi Halifesi Harun resid adaletiylede tanınırdı yaşlı bir adam artık kutsal Toprakları ziyaret edecek kadar paradan daha fazlasını da biriktirmişti ama durumlar malum hac yolunda deve kervanlarında saldırı soygun sıklıkla görülmekteydi bu durumda parasının kalanını nasıl muhafaza edeceğini düşündü durdu.
Bir Sabah Çok samimi olduğu kapı komşunun kapısını tıklattı kapı açıldığında
-Allahın Selamı Üzerine olsun komşu ben hac vazifemi yapmak üzere kutsal topraklara gideceğim evde bana hediye gelen zeytin dolu testiyi önce Allaha sonra sana emanet ediyorum döndüğümde alırım
Komşu ise:
-Yolun açık olsun güle güle git ve gel inşallah der
tabi ki o zamanlarda deve sırtında hacca gitmek gelmek aylar sürüyordur.Komşusu hacca gittikten bir kaç gün sonra adam evde yiyecek ekmeğine katık yapacak bir şey alamaz ve hanımına
-Şu komşunun verdiği testiyi bir getir hele biraz alalım üzerinden nasılsa kimse fark etmez der
hanımı
-Bey Haramdır haram olan bir şeyi nasıl yeriz?
-Sen dediğimi yap komşunun gelmesi daha sürer hem gelince söyleriz parasını o zaman veririz olmaz derse pazardan alıp üzerine ekleriz der
testi gelince adam bir kaç zeytin döker testinin ağzından o gün doyururlar karınlarını
artık testinin ağzı açılmıştır bir kere adam evde katık bulamadıkça testiden döker bir kaç zeytin yer o kadar sıklıkla yapmıştır ki bunu artık testinin en altında bulunan altınlar dökülür bir gün tabağına önce ne yapacağını bilemez döker ne kadar altın varsa sonra yine zeytin misali günlük bir kaçını harcar bir kaçını daha nasılsa yerine koyarım diye ama nerede işlemiştir her yerine tembellik miskinlik hazıra dağ dayanmaz demiş atalarımız aradan haftalar geçmiştir ki hacı olan altınların sahibi döner ve komşusunun kapısına varır şu bizim emanetler olacaktı onu alayım der komşusu kalan son parayla almıştır çoktan yeni zeytini ve basmıştır testinin içine adam testiye bakınca testinin ağzına hamurdan yapmış olduğu mührün bozulduğunu fark eder komşusuna sorunca çocuklar işte yanlışlıkla kırmışlar der adam evine gelip baktığında ne görsün zeytinden başka bir şey yoktur.Komşusuna bir hışımla gider kapısını çalar
-Be ! komşu bu yaptığın emanete hıyanettir hiç utanmıyormusun? benim altınları iç etmişsin
komşu piskindir:
-Komşu bana bir testi zeytin vermedin mi? bende sana bir testi zeytin verdim neresi hıyanet?
-Evet ama zeytinlerin altında biriktirdiğim altınlarımda vardı
-Tamamda sen bana zeytin emanet ediyorum demedin mi?
-Dedim ama altında vardı.
-Ben zeytinini verdim hadi başka kapıya
yaşlı adam döner gider şehrin kadısına şikayette bulunur,olayı anlatır komşusu çağrılıp dinlenir ama kadı efendi bir çıkış bulamaz en son olay o kadar dallanır budaklanır halk tarafından duyulur ki olay harun reşid in kulağına kadar gider halifenin adaletine danışılmasının zamanı gelmiştir.
Halife harun yaşlı adamı dinler arkasından komşuyu dinler zeytin dolu testi hepsi boşaltırır inceler harun resid ama bir karara varamaz
-Bunu düşünmem için bir hafta müsaade edin kati kararımı bir hafta sonra bildireceğim der.Bir gün veziriyle
birlikte çarşıyı esnafı gezer bir mahalle arasında soluklanmak için oturduklarında mahalledeki çocuklar oyun oynamaktadır.Bir tanesi halifeyi canlandırmaktadır birisi yaşlı adamı diğeride komşusunu oynamaktadır yaşlı adam rolündeki çocuk:
-Ben tam altı hafta hacca gittim ama döndüğümde emaneti verdiğim şekilde alamadım
-Siz bakmayın bu adama efendim ben aldığım gibi verdim
susun testiyi getirin der çocuk halife içinden bir tane alır gibi yapar.

 

-Hmm demek altı hafta hacca gittin ve bu zeytinler testide bu kadar taze kalabildi yaşlı adama altınlarını öde der çocuk
Harun reşid yanındaki vezirine döner olayı çocuk halife çözdü gördün mü? paşa der.

Devamını Oku
Kızılderilini Aya Gönderdiği Mesaj


1966 yılında Amerikalılar aya insan gönderme çalışmalarına ilk kez başlamışlardır.ilk çalışmalar navaho Kızılderili ne verilmiş olan topraklarda (çölde) yapılıyordur.çünkü ay yüzeyine en çok benzeyen cansız topraklardır buraları.nasa da görevli kişiler kıyafetlerini giyip çalışmalar yaparken yaşlı bir navaho Kızılderilisi ile genç bir Kızılderili orada onları her gün düzenli olarak izliyordur.bir gün genç Kızılderili nasa görevlilerine yaklaşır ve babasının dillerini bilmediğini o yüzden kendisini ne yaptıklarını sormak için gönderdiğini söyler.nasa görevlileri aya gidiş için çalışmalar yaptıklarını söyler.ertesi gün yaşlı Kızılderili ve oğlu onlara yaklaşır.genç Kızılderili babasının aya bir mesaj yollamak istediğini bunu yapıp yapamayacaklarını sorar.nasa görevlileri biraz şaşkınlık biraz alayla yanlarındaki teybi uzatırlar ve teybe ne diyecekse demesini bunu aya götüreceklerini söylerler.yaşlı Kızılderili eline aldığı teybe öfkeli bir şekilde bir şeyler söyler ve teybi hışımla uzatarak oradan giderler.ertesi günler artık oraya uğramazlar.nasa görevlileri yaşlı Kızılderilinin ne dedigini cok merak etmektedirler ve cevre kasabalardaki başka bir Kızılderiliye mesajı kendi dillerine çevirtirler.yaşlı Kızılderili şu sözleri söylemiştir:Bu adamlara dikkat edin.topraklarınızı almaya geliyorlar

Devamını Oku
Usta Ve Çırak

Hintli bir usta, çırağının sürekli her şeyden şikâyet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
—“Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle:

— “Acı” diye cevap verdi.Bu Gürültü ne
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:

— “Tadı nasıl?”
— “Ferahlatıcı” diye cevap verdi genç çırak.
— “Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam,

— “Hayır” diye cevapladı çırağı.
Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
— “Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.”

Devamını Oku
Stanford Üniversitesi nasıl Kuruldu?

 

Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip
utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından
fırlayarak önlerini kesti. Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların
Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı.
Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu..
Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı...
Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan
masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter,
dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa
gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu.

Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini
bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce
bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun
anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam"
dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için
bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner."

"Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın.. "Anıt değil... Belki, Harvard'a
bir bina yaptırabiliriz". Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar
fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir binanın kaça mal olduğunu
biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan
fazlasına çıktı."

Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan
kurtulabilirdi. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite
inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin
kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

Rektör'ün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı.
Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya,
Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için
onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u.


Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara
yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle...

 

Devamını Oku
Bir Simitçi Bir Gün

 

Ünlü basketbolcu Hidayet Türkoğlu, eşiyle birlikte, Eminönü'nde geziyordu. Önce akvaryumcuları dolaştılar ; Kapalıçarşı, Nuriosmaniye, Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya, Sultanahmet, Topkapı Sarayı, Gülhane Parkı derken, Yeni Cami'nin önüne kadar geldiler. Orada bağıra bağıra simit satan bir çocuk vardı. Basketbolcu birden durakladı ... Sonra simitçiye yaklaştı;

- Simitin kaç lira ?

- 300 bin ağabey. Çıtır çıtır ...

- Tezgahta kaç simit var ?

- 70-80 tane var herhalde...

- Hepsini alsam ne tutar ?

- Seksen desek 24 milyon.

- Al sana 30 milyon ... Farzet ki hepsini aldım ...

- Sağol ağabey ... Sağol ...

Basketbolcu, üç onluk çıkartıp simitçinin önüne bıraktı. Eşi şaşkındı. Üç beş adım yürümüşlerdi ki kocasına yaklaşıp fısıldadı.

- Hidayet sen deli misin ?

- Yooo.

- Peki yemediğimiz simitlerin parasını niye verdin ?

- Boşver sorma.

- Diyelim ki soruyorum. Hem de ısrarla soruyorum.

- Öyleyse söyleyeyim.

- Tablanın kenarı dikkatini çekti mi ?

- Hayır.

- Baksan görecektin. Tahtaya bir isim kazınmıştı.

- Nasıl bir isim ?

- Hidayet!

- Yoksa ?

- Evet o tezgah, eskiden benimdi.

Bu hikayeyi Hidayet Türkoğlu TV 8 de katıldığı bir programda kendisi anlatmıştır.
Devamını Oku
Dua Eden Eller

On beşinci yüzyılın başlarında, Nuremberg yakınlarında oldukça fakir bir aile yaşardı. On sekiz çocuklu ailenin reisi oldukça mütevazı kazancını çocuklarına yetirmek için günde on sekiz saate yakın çalışırdı. Gerektiğinde konu komşudan yardım da gelirdi. On sekiz kardeşten ikisi, Albrecht ve Albert, bu umutsuz durumlarına rağmen, kalplerinde gizliden gizliye bir hayâli büyütürlerdi. Her ikisi de usta bir ressam olmak istiyordu ama babalarının kendilerini şehirdeki sanat akademisine gönderemeyeceğini gayet iyi biliyorlardı.

Günler geceler süren tartışmalardan sonra iki kardeş ortak bir karar aldılar. Yazı tura atmaya karar verdiler. Yazı turada kaybeden maden ocağında çalışacak, kazandığı ile kazanan kardeşinin sanat akademisindeki masraflarını karşılayacaktı. Sonra da, kazanan kardeş, dört yıl sonra mezun olduğunda, ya resimlerini satarak ya da gerekirse madende çalışarak diğer kardeşi okutacaktı.

Bir sabah fısıltılı dualar eşliğinde yazı tura attılar. Yazı turayı Albrecht kazandı ve Nuremberg’deki sanat akademisinin yolunu tuttu. Albert ise maden ocağının yolunu tuttu. Dört yıl boyunca kardeşine para gönderdi. Albrecht’in karakalem ve yağlı boya resimleri akademide hemen herkeste hayranlık uyandırmıştı. Öyle ki daha mezun olmadan hatırı sayılır paralar kazandı.

Genç sanatçı mezun olup köyüne döndüğünde, kalabalık ailesi evlerinin verandasında yemekteydi. Uzun sohbetlerin ardından, Albrecht ayağa kalktı, kardeşi Albert’in elinde tutup kendisine yaptığı eşsiz iyiliği anlattı. Albrecht, Albert sayesinde hayallerini gerçekleştirmişti. Sonra sözlerini şöyle tamamladı: “ Ve şimdi, benim fedakâr kardeşim Albert, sıra senin. Şimdi Nuremberg’e gidip hayallerini gerçekleştirebilirsin. Masraflarını ben karşılayacağım.” Herkesin gözü Albert’e döndü. Albert, oldukça solgun yüzünü yıkayan göz yaşlarını gizlemeye gerek görmeden, başını “hayır, hayır!” anlamında sağa sola sallıyordu.

Albert, sonunda kalktı ve göz yaşlarını sildi. Kardeşlerinin, anne babasının yüzlerinde gezdirdi gözlerini. İki elini de sağ yanağına yapıştırıp yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Hayır, kardeşim. Nuremberg’e gidemem. Benim için artık çok geç. Dört yıllık maden işçiliği ellerime neler yapmadı ki! Her parmağım en az bir kere ezilip kırıldı. Son zamanlarda, sağ elimde dayanılmaz romatizma ağrıları da başladı. Bir bardağı bile zor tutuyorum. Nasıl olur da kara kalem, yağlı boya çalışırım ki… Parmaklarım fırça tutacak inceliği çoktan kaybetti. Hayır, kardeşim, hayır… Benim için artık çok geç.”

Bu buruk konuşmanın üzerinden 450 yıldan uzun bir süre geçti. Bugüne kadar Albrecht Durer’in yüzlerce portresinin yanı sıra, karakalem, sulu boya, yağlı boya resimleri dünyanın sayılı müzelerinin duvarlarını süsledi. Fakat bunlar içinde hiçbiri Albrecht Durer’in o günkü yemekten sonra yaptığı karakalem çalışması kadar ünlü olmadı. Bugün yeryüzünde bir çok çalışma masasının üzerini süsleyen, bir çok duvarda asılı duran bu resim Durer’le eşleştirildi; hatta Durer’den daha çok bilinir oldu.

Albrecht Durer, kardeşi Albert’in kendisi için gösterdiği feragati resmetmeye niyetlendi. Kardeşinin maden ocağında çalışmaktan eğri büğrü olmuş parmaklarını ve kırık kırış avuçlarını bütün detaylarıyla çizdi. Resimde Albert’in ince parmakları göğe doğru yönelmişti. Avuçların içi sanki gökten bir yağmur bekliyorcasına açıktı. Durer bu çalışmasına basitçe “Eller” adını verdi. Fakat insanlar, böylesine açık avuçlara ve göğe yönelmiş parmaklara her kalbin içini ısıtan bir sırrı doldurdular. Albrecht Durer’i dünyaca ünlü bir ressam, Albert Durer’i ise sıradan bir maden işçisi yapan o yazı tura anının, gökleri ve yeri elinde tutan Rabbin takdirinde olduğunun da nişanesiydi bu. Düşen her yaprak gibi, havada metalik parıltılar içinde yuvarlanan paralar da O’nun ilmi dışında değildi. Bozuk para yere düştüğünde, Albrecht’in sanatçı olma duası, Albert’in de bir sanatçının en ünlü eserine model olma duası kabul edilmişti. Durer’in “Eller”i, böylece, “Dua Eden Eller” olarak anıldı.

Bir gün siz de Albrecht Durer’in “Eller”inin bir kopyasını görürseniz, dua için göğe çevirdiğimizde de, çalışmak için yere çevirdiğimizde de ellerimizin Rabbimizin nazarında ebedi bir “Dua Eden Eller” tablosu olması duası ettiğimizi hatırlayın.

Devamını Oku
Eşeklik Etme

 

 
Tuzcu mehmet ağa derler birisi yaşardı.Kaya şeklindeki tuzu işledikten sonra eşeğine yükler kasaba pazarında satarak geçimini sağlardı.Kaya tuzunu toz kaline getirmekte o kadar kolay değildi uğraş isteyen bir işti çok parada kazanmıyordu ama elinden gelen başka bir işte yoktu.Bir gün çuvala koyup eşeğe yüklediği tuzu kasaba pazarına götürmek üzere yola çıktı kasaba sınırında akmakta olan ırmağa gelmişti ki eşek tökezledi sırtındaki çuvalla birlikte suya yuvarlandı.Eşek o an suya batıp çıktıkça anladı ki sırtındaki yük hafiflemeye başlamıştı.Köylü çaresiz eve geri döndü ertesi gün yine tuz çuvallarını yükleyip yola çıktı çayın aynı yerine geldiğinde eşeğin aklına bir fikir geldi takılmış gibi yapıp debelendi suyun içinde yükü bir anda hafiflemişti hem böylelikle uzun kasaba yolunu yükle yürümek yerine eve dönecekti.Mehmet ağa kendi kendine söylendi allah allah burada ne varsa iki gündür bu eşek burada takılıp düşüyor dedi ve eve geri döndü ertesi gün kasabaya götüreceği tuzları hazırlamaya başladı iki günlük emeği de boşa gitmişti.Ertesi sabah erkenden eşeğe tuz çuvallarını yükleyip yola çıktı.Eşek bunu alişkanlık haline getirmişti gene tökezledi suda yuvarlandı.Yük gene hafiflemişti mehmet ağa anlamıştı eşeğin eşeklik ettiğini bütün uğraşlarının tembellik yüzünden boşa gittiğini elden gelen bir şey yoktu evine döndü sabaha kadar düşündü düşündü gözüne uyku girmedi zar zor hazırladığı üç günlük emeği heba olmuştu.Mehmet ağa ertesi sabah eşeğe tuz yerine yün çuvalları yükledi tuz dolu heybeyi de kendi boynuna asıp yola çıktı.Kasaba sınırındaki ırmağa geldiklerinde eşek gene bekleneni yaptı debelendi suyun içinde ama bu sefer tam tersine hafifleyeceğine iyice ağırlaşmıştı yükü ve eşeği daha derine çekiyordu eşek anlamıştı eşekliğini ama geç kalmıştı boğuluyordu mehmet ağa bir köşede ağızlığa taktığı filtresiz sigarasını tüttürüp boğulan eşeği seyrediyordu kendi kendine hilekar sonunu kendi hazırlar ettiğini bulur diyerek heybesindeki tuzu satmak için kasabaya doğru söylene söylene yürümeye devam etti...
Devamını Oku
De Portivo ya Neden? Turco Deniliyor

İspanyol futbol takımı Deportivo'nun “Türkler” lakabı almasının ve taraftarlarının maçlara Türk Bayraklarıyla katılmalarının sebebini biliyor musunuz?

Barboros Hayreddin Paşa Akdeniz’e hükmettiği sıralarda Avrupa'nın yarısına sahip, dünyanın en büyük Hristiyan devleti olan İspanya'yı yaptığı baskın ve savaşlarla sarsmakta, binlerce İspanyol'u esir almakta ve İspanyol işkenceleriyle öldürülen Endülüslüler'in binlercesini de katliamlardan kurtararak gemileriyle Mağrip'e(kuzey afrika) taşımaktaydı.

İşte bu sıralarda İspanya’nın yiğitliği ile ünlü Galicia bölgesinin delikanlıları Barboros’a ve Türkler'e çeşitli konularda destek vermişler. Bu desteği içlerine sindiremeyen rakip kent Vigo Halkı ise ihanet saydıkları bu durum karşısında La Coruna’lılara "Türkler" adını takmışlar. Buna karşılık, La Coruna Halkı da Celta Vigo'lulara Portekizliler'e yakınlıkları sebebiyle "Hain" manasına "Portekizli" yakıştırması yapmışlar. İki komşu şehir arasında yüzyıllardan beri süregelen bu rekabet günümüzde ise özellikle futbolda kendini göstermektedir. Celta Vigo’lular, Deportivo’lulara Türkler'e verdikleri destek nedeniyle; Deportivo’lular da Celta Vigo’lulara Portekiz’lilere yakınlıkları sebebiyle, "Hain" yakıştırması yapmaya ve rakiplerince takılmış bu adları inadına ve zevkle sahiplenmeye devam etmektedirler.

Vigo şehrinin takımı Celta’da çok sayıda Portekiz taraftar derneği kurulmasına karşılık La Coruna takımı Deportivo'da da ateşli Türk dernekleri kurulmuş. İşte bu sebeple Deportivo La Coruna’nın her oynadığı maçta sahaya asılmış çok sayıda Türk bayrağı görebilirsiniz. Celta’lı futbolseverler derbi maçlarda "Türkler dışarı" diye tezahürat yaparken, Deportivo’lular da "En büyük Türkiye" diyerek gururla takımlarını desteklemektedirler.

Devamını Oku
Efenin Hikayesi

Hikaye bu ya;

Vaktiyle Ege`nin bir yöresinde tüm çevreyi titreten, astığı astık, kestiği kestik bir Efe varmış.

Boylu, poslu ve çok da yakışıklıymış ama hiçbir kıza gönül vermediği gibi kızlara bağlanırım diye mümkün mertebe soygunlar dışında köylerden de uzak durmaya çalışıyormuş.

Gel zaman git zaman, bizim Efe şeytana uymuş ve bir gece şehre yalnız inmiş.
Şehrin ileri gelen zenginlerinden bir Rum, Efe` yi korkudan evinde ağırlamış .
Zengin Rum`un güzel ve işveli kızını gören bizim Efe, kıza deli gibi tutulmuş.

Sabah dağa dönen Efenin günleri artık, hep kızı hayal etmekle geçiyormuş.
Adamları ile eskisi kadar ilgilenmediği gibi, artık soygunlara da pek iştahlı katılmaz olmuş.

Dağda otoritesinin azalacağından korkan Efe, kızı babasından istemeye karar vermiş.
Öyle ya; Kızın babası zengin..
Evlenip şehre yerleşirse, hayatı kurtulacak ve dağda ihtiyarlamak zorunda kalmayacak.
Kızı istemiş ama kız, ailenin tek kızı olduğu için ve babasının şartları varmış.

Kızın babası:
-"İlk şartım; Madem benim damadım olacaksın. O zaman bizim gibi kültürlü, medeni olmalısın. Önce bıyıklarını keseceksin ve dağda bir ay bıyıksız olarak Efelik yapacaksın.
Sonra diğer iki şartımı da yerine getirirsen kız senin!" diye şart koşmuş.

Bizim efe celallenmiş
-"Bıyıksız Efe mi olur lann?" diye bağırmış, kızmış ama adam Nuh der peygamber demezmiş.
Kızı kaçırmayı düşünmüş ama kız da babasının sözünden çıkmıyormuş.
Efe ne yapsın?
Tek çare babayı memnun etmekten geçiyormuş.

Güç de olsa bıyıkları kesmiş. Ama bu kez dağda otoritesi sarsılmaya başlamış..
Adamları: -
-" Efem bu ne iştir?" derlermiş.
Efe; bir kıza tutulduğunu ama babasının kızı vermek için bu şartı öne sürdüğünü söylese de adamları inanmazlarmış.

Bir ay sonra kızın babasına gitmiş ve ilk şartı yerine getirdiğini söylemiş.
Kızın babası, bu kez;
-" Senin niyetinin ciddi olduğunu anladım. Benim kızım için çeyiz dizmem gerek.
Dağdaki tüm altınlarını bana getireceksin. Nasıl olsa kızımı aldığında benim mallarımın tamamı senin olacak." demiş.
Efe çaresiz dağa çıkıp, adamlarının hisselerine düşen altınları borç olarak alıp. Sözünde duracağının nişanesi olarak da tüfeğini arkadaşlarına verip, tabancası ile şehre gelmiş.

Kızın babasına paranın tamamını vermiş.
Kızın babası da:
-" Nikah yapılmadan evimde oturamazsın. Söz yüzüğü takma törenine kadar benim bahçıvanım Yorgo ile kulübesinde kalırsınız." diyerek efe`yi Yorgo`nun kulübesine göndermiş.

Yorgo da çam yarması gibi bir herifmiş ama Efe`den çekinirmiş.
Yorgo ile Efe bir müddet aynı kulübede yaşamışlar.
Aradan bir süre geçtikten sonra Efe kızın babasının karşısına dikilerek;
-"Söz takma töreninin hala niye yapılmadığını" sormuş.
Kızın babası da:
-"Yarın bir ziyafet veriyorum. Şehrin tüm ileri gelenleri katılacaklar. Sen de o toplantıya katılacaksın ve herkesin önünde benden kızımı istersin. Ben de herkesin şahitliğinde kızı sana veririm.

Kimse bana kızını korkudan verdi demez." demiş, Efe de kabullenmiş.

Ama arkadan üçüncü şart gelmiş;
-"Sen dağda yaşamaktan insan içine pek çıkmamışsın. Böyle kaba konuşma ve yürüme ile olmaz. Benim kız sana yürümeyi ve kibar konuşmayı öğretsin de; bizi törende mahcup etme!" demiş.

Efe için son şart çok ağır gelmiş, ama kızı almak için tek yol bu kalmış.
Kızdan vazgeçse dahi, artık dağa da çıkamayacakmış çünkü dağdakiler de alacaklarını istemek için Efe'yi beklemektelermiş..

Çaresiz, son şartı da kabul etmiş ve ne kadar ağır gelse de; kızdan yürüme, kibar konuşma derslerini almış..
Ertesi akşam konakta büyük bir ziyafet başlamış..
Şehrin tüm ileri gelenleri, hatta Efenin dağdan gelen arkadaşları toplanmışlar.

Bizim Efe de şehirliler gibi giyinmiş. Görünüşü, duruşu, konuşması itibariyle artık eski Efe gibi değilmiş. Davete gelen konuklar gözlerine inanamamış.

Efe yemek esnasında olabildiğince kibar görünmek için kırıta kırıta yürüyerek kızın babasının önüne gelmiş ve
"Ben Efe olarak, herkesin şahitliğinde kızınıza talibim." demiş.

Kızın babası ise:
-" BENİM İBNE` YE VERİLECEK KIZIM YOK! " diye kestirip atmış.

Devamını Oku
Her İşte Hayır Varmı?

Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:

"Bunda da bir hayır var!"

Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi:

"Bunda da bir hayır var!"

Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"

Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.

"Haklıymışsın!" dedi.

"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi"
"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.

"Bunda da bir hayır var"

"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.

"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir"

"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?"

Ve sonrasını düşünsene?

Devamını Oku
Kral Ve Dört Karısı

çok uzak bir ülkede ve çok yıllar önce bir kral yaşarmış.bu kralın dört tane karısı varmış.birinci karısını kral pek sevmez hatta hiç ilgilenmezmiş ama cefakar kadın,kralın en zor anlarında ve sıkıntılarında hep yanındaymış.ikinci karısını daha çok seven kral onunla bütün dertlerini paylaşır onun yanında huzur bulurmuş..üçüncü eşe gelince galiba en çok sevdiği oymuş,onsuz olamayacağını düşünürmüş.
dördüncü ve son eşi ise en güzelleriymiş kral en çok onu seyretmekten ve onunla olmaktan hoşlanırmış.
gel zaman git zaman kral ölümcül bir hastalığa tutulmuş.ama ölmekten ve yalnız gömülmekten çok korkuyormuş.tek tek hanımlarına sormuş hanginiz benimle mezara gömülürsünüz diye?
4.eşi ki en güzelleri o idi:valla demiş hayattayken sana en güzel ben bakarım,zevklerin en güzelini ben yaşatırım ve sana hep sadık kalırım.ama mezara gömüldüğünde benim senle işim biter...
3.eşki en fazlaonu kaybetmekten korkuyordu kral:sağlıklı olduğun sürece ben seninim ama öldüğünde ,gencim güzelim neden başkasına varmayayım demiş
2,eş ki tüm sırlarını ve yüreğini paylaştığı kralın: seninle hep beraberim,sana hep desteğim ,benimle konuştuğunda hafifler tüm dertlerin,elbette üzülürüm öldüğüne,mezarına kadar gelirim ve yasını da tutarım hem de..ama o kadar demiş..
kral üzgün hem de çok ,oysa hepsinin sevgisinden eminmiş..o kadar önemsizmişki kral için ilk eş,sormayı unutmuş duyana kadar cılız bir ses,ki o cefakar ilk eşmiş:ben gelirim kralım,yaşamda ve ölümde ben hep senin yanındayım.demiş
efendim derler ki:4.eş insanın vücudunu sembolize eder,ölünce hemen ayrılır gider.
3,eş:kişinin mevkisi ve maddi zenginliğidir.öldüğünde başkasına yar olur.galiba en çok kaybedilmekten korkulandır.
2,eş ailedir,dostlardır.yüklerimizi hafifletir,mutlu ederler,bizi severler gerçekten.ölünce mezara kadar eşlik ederler ve geri dönerler.
1.eş ise ruhtur,anlayamadığımız ve duymaya çalışmadığımız ve sonsuza kadar baki kalan yanımızda...

Devamını Oku
Kurabiye Hırsızı

Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında, Daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına.
Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp, buldu kendisine oturacak bir yer.

Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yine de Yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde Aralarında duran paketten birer birer kurabiye
Aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de.
Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken,
Gözü saatteydi, "kurabiye hırsızı"yavaş yavaş Tüketirken kurabiyelerini.
Kulağı saatin tik tak larındaydı ama yine de engelleyemiyordu tik tak lar sinirlenmesini.
Düşünüyordu kendi kendine, "Kibar bir insan olmasaydım,Morartırdım şu adamın gözlerini!" Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini.
Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca "Bakalım şimdi ne yapacak?" dedi kendi kendine.
Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle Uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye.Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarıyı kadına.

Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve "Aman Tanrım, ne cüretkar ve ne kaba bir adam,
Üstelik bir teşekkür bile etmiyor!" Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında,Uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla.Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına,Dönüp bakmadı bile

"kurabiye hırsızı" na. Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna,Sonra uzandı, bitmek üzere olan kitabına.
Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla.Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye!
Çaresizlik içinde inledi, "Bunlar benim kurabiyelerimse eğer; Ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini!" Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle,Kaba ve cüretkar olan,"kurabiye hırsızı"kendisiydi işte

Devamını Oku
Anadolu Kadını
Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rasladık. Atatürk attan inerek bu ihiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle bir duralayıp,
- Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da.... Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı
Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde
şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek.Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek,
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm,benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını
süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket
çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
"Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün.Giderken de kendisine benim bütcemden üç inek verin armağanım olsun."
Devamını Oku
Adalet Denince Ne Anlarız?

 

 

Kadı nın biri, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.Vitrinde, güveç içinde nar gibi kızarmış, sahibini bekleyen nefis bir ördek var. Kadı, fırıncıya 'Ben bunu aldım' demiş.

Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.

Az sonra ördeğin sahibi gelmiş: 'Hani bizim ördek?'

Fırıncı boynunu büküp 'Uçtu' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Bir duvardan atlarken, bilmeden öteki taraftaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocasıda fırıncının peşine düşmüş.Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış...

Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak kadının karşısına çıkarmışlar.

Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi, 'Bu adam ördeğimi hiç etti'diye şikáyet etmiş.

Kadı, fırıncıya sormuş: 'Ne yaptın bu adamın ördeğini?'Fırıncı 'Uçtu' demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış:

'Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil' diyerek fırıncının beraatine karar vermiş.

Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş... Onun şikáyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş: 'Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla...'

Davacı 'Ne olacak?' diye sorunca kadı, 'Şimdi' demiş, 'Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.'

Tabii gayrimüslim şikáyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş.

Çocuğunu kaybeden kadının kocasına da kadı, 'Tamam' demiş, 'Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.'

Böyle olunca fırıncı bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş Yahudi'ye:'Senin şikáyetin ne?'

Yahudi ellerini açmış, 'Ne diyeyim kadı efendi' demiş, 'Adaletinle bin yaşa sen e mi?'

 

Devamını Oku
Bir Problem Ve Çözümü

 

 
Matematik sınav sorusu / gerçektir.
Lütfen sonuna kadar okuyun.


Soru, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesinin İşletme Matematiği kitabından gerçek bir alıntıdır. Hiç dokunulmadan ve yorumsuz şekliyle verilmiştir:


Kitap Adı: İşletme Matematiği
Yazar: Prof. Dr. Müh. Yılmaz Tulunay

Sayfa: 173 Soru :
Amerika'ya lisansüstü çalışmalar yapmak üzere giden Mehmet, iki kız arkadaş edinmiştir. Bunlar Mary ve Nancy'dir. Mehmet'e göre;

a-) Mary olgun bir kızdır ve klasiklerden zevk almaktadır. Böyle bir yerde onunla 3 saat birlikte olmak 12 dolara mal olmaktadır. Diğer taraftan Nancy daha çok popüler eğlenceleri yeğlemektedir. Onunla böyle bir yerde 3 saat birlikte olmanın maliyeti de 8 dolardır.


b-) Mehmet'in bütçesi gönül işlerine ancak ayda 48 dolar ayırmasına olanak vermektedir.
Ayrıca, derslerinin ve çalışma koşullarının ağır oluşundan dolayı, kız arkadaslarına en fazla ayda 18 saatlik süre ve 40.000 kalorilik enerji ayırabilmektedir.


c-) Mary ile her buluşmasında 5.000 kalori enerji harcayan Mehmet, Nancy için bunun iki katını harcamaktadır. Eğer Mehmet'in Mary ile buluşmaktan beklediği mutluluğu 6 birim ve Nancy ile buluşmaktan beklediği mutluluğun da 5 birim olduğunu biliyorsak, mutluluğunu maksimize etmek isteyen Mehmet'in sosyal yaşamını nasıl planlaması gerekecektir?


Grafik ve cebirsel yoldan bulunuz.


BIR ÖGRENCININ CEVABI:

Sayın Hocam, Bu Mehmet şerefsizi buradan Amerika'ya lisans üstü çalışma yapmaya gitti de herifin s...nin derdi bize mi düştü? Biz burada tahsili bırakıp karıya, kıza dalsak bizi de böyle ballandıra ballandıra kitaplara yazar mısın? Neyse geçelim sorduğunuz sorunun cevabına;

a-) Bi kere bu Mehmet ....sinde iki hatuna ayrı ayrı zaman harcayacak g.. de, para da yok, sıkarrrr. Ayrıca dünya piyasalarında saati 100 dolardan açılıp minimum 50 dolara kadar düşen tarifeler göz önüne alındığında, 3 saati 12 dolarlık ya da 3 saati 8 dolarlık karılardan hayır gelmez. Muhtemelen Mary 68, Nancy 79 yaşındadır ve ikisinin de bu güne kadar yattıklarının haddi hesabı yoktur. Bu durumda Mehmet'in hem vakit darlığı, hem kadınların hali, hem de para yokluğu sebepleriyle bu iki ......yla grup ...i yapması gerekir.

b-) Mehmet'in bütçesi (bu gönül işi tabirini ben anlamadım)sevişmek için ayda 48 dolara yetiyorsa zaten bu o.....çocugunun masturbasyon yapması daha uygun olur. Böylelikle iki ay para biriktirip bu çuvalların yerine doğru dürüst bir karıya zıplar ve ayırdığı 40.000 kaloriyi hakkıyla harcar.


*Ama siz bu cevabı kabul etmeyeceğiniz için şöyle cevap verelim; Mehmet’in bütçesi 48 dolara yettiği için ancak grup ... yapılacağından pazarlıkla miktar iskontosu alınır ve bütçe rahatlatılır.Böylelikle ayda ayırdığı saati 3 saate bölersek 6 kez yapmış olur ve her sevişmede 40.000/6= 6700 (yaklaşık) kalori harcar. Bu hayvan bir seferde kesintisiz 3 saat zıplayabiliyorsa zaten Amerika’da kalması ve buralara dönmemesi hepimiz için hayırlı olur.

c-) Mehmet Mary ile her buluşmasında 5.000 kalori harcıyorsa yukarıdaki hesaba göre Nancy'ye sadece 6.700 - 5.000 = 1.700 kalori kalır ki bu da Nancy gibi falafoş bir motoru sadece gıdıklar. Bu durumda birinden 6, diğerinden 5 birim zevk alan Mehmet'in mutluluğunu maksimize etmesi için kendisini de birilerine d..dürmesi gerekir.
Sonuç olarak bu işe alışan Mehmet'in bundan sonraki sosyal yaşantısını kaşarlı bir .... olarak planlaması gerekir. Bu sayede ayda 48 dolar tasarruf sağladığı gibi üste para da kazanarak bütçeyi de düzeltir.
Devamını Oku
Barometreyle Binanın Yüksekliği Nasıl Ölçülür?

Kısa bir sure önce, benden bir fizik sınavı puanlamasında hakemlik yapmamı isteyen meslektaşımdan çağrı aldım. Meslektaşım fizik sınavındaki bir soruya verdiği yanıt nedeniyle öğrencilerinden birine "sıfır" puan takdir etmişti. Öğrencisi de "eğer puan yöntemi adil olsaydı, en yüksek puanı alacağını" iddia etmekteydi. Meslektaşım ve öğrencisi sonunda verilen yanıtı, tarafsız bir hakeme puanlatmak için anlaşmaya varmışlardı. Hakem olarak da beni seçmişlerdi. Arkadaşımdan çağrıyı alır almaz, kendisine uğradım ve sınavda sorulan soruyu okudum:

"Barometre yardımıyla yüksek bir binanın yüksekliğinin ne şekilde saptanacağını gösterin."

Öğrencinin yanıtı da şöyleydi:

"Barometreyi binanın en üst katına çıkarırız. Barometrenin ucuna bir ip bağlar ve yukarıdan caddeye sarkıtırız. Tekrar ipi yukarı çeker ve ipin uzunluğunu ölçeriz. İpin uzunluğu bize binanın yüksekliğini verir."

Yanıt çok ilginçti, fakat öğrenciye bunun için puan verilebilir miydi? Öğrencinin, soruyu tam ve doğru biçimde yanıtladığından, bu sorudan tam puan almak için güçlü bir nedene sahip olduğunu anladım. Diğer taraftan öğrenciye tam puan verilecek olursa, öğrenci fizik dersinden yüksek bir notla geçecekti. yüksek bir not ise Öğrencinin fizik dersiyle ilgili davranışları kazandığının göstergesiydi, fakat sorunun yanıtı onun fizik bildiğini ortaya koymuyordu. Bunun üzerine öğrenciye ayni soruyu bir daha yanıtlamasını önerdim. anlaşmaya vardıktan sonra, öğrenciye soruyu yanıtlaması için 6 dakikalık bir sure tanıdım ve yanıtın içinde onun fizik dersinde kazandığı davranışları ortaya koyması gerektiğini söyledim. Beş dakika geçmesine karşın, öğrenci hiç birsey yazmamıştı. Başka bir sınıfta dersimin başlamak üzere olduğunu söyleyerek Yanıt vermekten vazgeçip, geçmediğini sorudum; fakat Öğrencinin cevabi: "Hayır vazgeçmedim" şeklindeydi. "Bu soruya verilebilecek pek çok yanıtı olduğunu, bunlardan en iyisini seçmeye çalıştığını" belirtti. Karıştığım için özür dileyip, soruyu çözmeye devam etmesini söyledim. Bir dakika sonra öğrenci yanıtını verdi:

-"Barometreyi binanın en üstüne çıkarırım ve çatı katından aşağı eğilerek barometreyi bırakırım. Bırakır bırakmaz kronometreyle zaman tutmaya baslarım. Barometre yere çarpar çarpmaz kronometreyi durdurur ve"S= 1/a.t2" (S eşit bir bolu iki a t kare) formülü ile binanın yüksekliğini hesaplarım."

Bu Yanıt karsısında, meslektaşıma devam etmek isteyip istemediğini sordum. Meslektaşım öğrenciye hak ettiği puanı vereceğini söyledi. Tam yanlarından ayrılırken Öğrencinin "pek çok yanıtı bulunduğunu" söylediğini hatırlayarak, Diğer yanıtların neler olduğunu sordum.

-"Evet, barometre yardımıyla yüksek bir binanın yüksekliğini bulmanın pek çok yolu vardır" dedi. "Örneğin, güneşli bir günde dışarı çıkar, hem barometrenin gölgesini hem de barometrenin boyunu, daha sonra da binanın gölgesini ölçerek, basit bir oranlamayla yüksekliğini bulabiliriz."

Diğer yöntemlerin nedir?" diye sordum.

-"Çok basit bir yöntem daha var ki onu siz de beğeneceksiniz. Bu yöntemde, barometreyi elimize alır ve binanın merdivenlerinden en üst kata doğru tırmanmaya baslarız. Merdivenleri tırmanırken barometrenin boyu kadar duvar boyunca işaretleyerek ilerleriz. Daha sonra işaretleri sayarız ve işaretlerin şayisi bize barometrenin birimi cinsinden binanın yüksekliğini verir. Bu yöntem doğrudan ölçmeye örnektir."

-Daha karmaşık bir yöntem isterseniz, bunun için barometreyi bir ipin ucuna bağlar ve sarkaç gibi sallamaya baslarsınız. Böylece en alt katta ve binanın en üstünde "g" değerini saptayabilirsiniz. Bu iki g değerinin farkından ilke olarak binanın yüksekliğini bulabilirsiniz."

-Sonunda öğrenci sözlerini su şekilde tamamladı: "Eğer çözüm için, fizikle bir sınırlama getirmezseniz daha pek çok yanıt bulunabilir. Örneğin, barometreyi alıp alt kattaki kapıcının odasına gidersiniz. Kapıcıya Eğer binanın yüksekliğini size söyleyecek olursa barometreyi ona vereceğinizi bildirir ve binanın yüksekliğini öğrenebilirsiniz."

Kaynak: Measurement and Evaluation in Education and Psychology.William A. Mehrens ,Irvin J. Lehmann.

Devamını Oku
Kahve Ve Havuç

Bir baba ile kızı dertleşiyorlarmış. Kızı, hayatında çok sıkıntı yaşadığından ve bunlarla nasıl başedeceğini bilemediğini söylemiş babasına. Hatta sorunlar ardı arkasına devam ediyormuş hayatında. Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve "gel, sana birşey göstereceğim!" diye kızını mutfağa götürmüş. Baba, ünlü bir aşçı imiş. Ocağa 3 tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de eşit su koymuş ve üçününde altını aynı miktarda yakmış. Ve birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise de bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya iki tane tabak ve bir tane boş bardak koymus ve ilk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Daha sonra artık epey pişmiş olan yumurtayı alıp bir tabağa koymuş. En sonunda da artık suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahve'yi de alıp bir bardağa boşaltmış.

Kızına şu soruyu sormuş: "Kızım ne görüyorsun?"

Kızı demiş ki: "Havuç, yumurta ve kahve." Kızını elinden tutup masaya yaklaştırıp daha yakından bakmasını ve hissetmesini istemiş. Kızı demiş ki: "Ne görüyorum. Haşlanmış yumuşak bir havuç (Bunu yaparken çatalı havuca batırmış ve yumuşaklığını hissetmiş), artık pişmekten içi katılaşmış bir yumurta (yumurtayı eline almış, hatta bir tarafından masaya vurup, çatlatmış ve içini görmüş) ve bir bardak kahve. (Biraz içmiş) "Hatta tadı oldukça iyi" "Baba, bunu niçin bana gösteriyorsun?" diye sormuş. "Bak demiş, hepsi aynı şekil kapta, aynı sıcaklıkta, aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler. Havuç, ilk başta sertti, güçlü idi. Ama kaynatılınca yumuşadı hatta güçsüzleşti. Yumurta, çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi, ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu, ama ısıtılınca ne oldu, bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tad yaydılar ve suyu eşsiz tad'da bir kahve'ye çevirdiler." "Kızım, sen hangisisin?" diye sormuş adam. Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun? Sen, havuç musun, yumurta mısın, yoksa kahve misin?

Siz hangisisiniz arkadaşlar? Havuç gibi sert bir kişi misiniz, ama sorunlar yaşayınca, yumuşuyor ve güçsüzleşiyor musunuz? Yumurta gibi, içi yumuşak, her an kırılabilir bir kişi misiniz? Sorunlar karşısında (ölüm, ayrılık, krizler, vs. vs, ), güçleniyor Ve sertleşiyor musunuz? Yoksa bir kahve çekirdeği gibi misiniz? Kahve sıcak suyu değiştirir, hattasuyun sıcaklığı en üst dereceye çıktığında, en lezzetli kahve ortamı hazır olur. Lezzet maksimuma ulaşır. Eğer sen bu kahve çekirdeği gibi isen, çevrende ne kadar sorun olursa olsun, bunları olumluya çevirebilirsin. Çevrene güzel tatlar, duygular katarsın. Kendini ve çevreni daha iyi yapmak için çalışırsın. Siz hangisisiniz
Devamını Oku
İnsanlık Öldü mü?

AH DE VEFA

Hz. Ömer arkadaslariyla sohbet ederken, huzura üç genç

girerler. Derler ki :

-"Ey halife, bu aramizdaki arkadas bizim babamizi öldürdü.

 

Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin." Bu söz üzerine Hz. Ömer

suçlanan gence dönerek :

;- Söyledikleri dogru mu diye sorar ,

Suçlanan genç der ki :-evet dogru.

 

;Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalim nasil oldu diye sorar:Bunun üzerine genç anlatmaya baslar, der ki :

-"Ben bulundugum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanim Ailemle beraber gezmeye çiktik, kader bizi arkadaslarin bulundugu yere getirdi.Afedersiniz hayvanlarimin arasinda bir güzel atim var ki dönen Bir defa daha bakiyor, hayvana ne yaptiysam bu arkadaslarin Bahçesinden meyva koparmasina engel olamadim, arkadaslarin babasi içerden hisimla Çikti atima bir tas atti atim oracikta öldü. Nefsime bu durum agir geldi, ben de bir tas attim, babasi öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaslar beni yakaladi, durum bundan ibaret" dedi.

Bu söz üzerine Hz Ömer

 

-"Söyleyecek bir sey yok, bu suçun cezasi idam.Madem suçunu da Kabul ettin" dedi.

 

Bu sözden sonra delikanli söz alarak

-"Efendim bir özrüm var" diyerek konusmaya basladi

- "Ben memleketinde zengin bir insanim, babam rahmetli olmadan Bana epey bir altin birakti.Gelirken kardesim küçük oldugu için Saklamak zorunda kaldim. Simdi siz bu cezayi infaz ederseniz yetimin Hakkini zayi ettiginiz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün İzin verirseniz ben emaneti kardesime teslim eder gelirim, bu üç gün

 

İçinde yerime birini bulurum" der.

Hz. Ömer dayanamaz der ki :

 

-"Bu topluluga yabanci birisin, senin yerine kim kalir ki?!"

Sözün burasinda genç adam ortama bir göz atar, der ki:

- "Bu zat benim yerime kalir." O zat Hz. Peygamber Efendimizin

 

(sav) en iyi arkadaslarindan daha yasarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan baskasi degildir.

Hz.Ömer Amr'a dönerek,- "Ey Amr, delikanliyi duydun" der. O yüce sahabi

-"Evet, ben kefilim" der ve genç adam serbest birakilir. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir

haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çikarak genc'in gelmeyecegi, dolayisiyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktülün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razi olmaz ve babamizin kani yerde kalsin istemiyoruz derler.

Hz. Ömer kendinden beklenen cevabi verir der ki :

"Bu kefil babam olsa farketmez cezayi infaz ederim."

Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :

-"Biz de sözümün arkasindayiz."

Bu arada kalabalikta bir dalgalanma olur ve insanlarin arasindan genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki evladim gelmeme gibi önemli bir nedenin vardi neden geldin?" Genç vakurla basini kaldirir ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan)

 

"AHDE VEFASIZLIK ETTI" demeyesiniz diye geldim der.

Hz.Ömer basini bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki :

-"Ey Amr, sen bu delikanliyi tanimiyorsun nasil oldu onun yerine kefil oldun".

 

Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razi olsun, vakurla kanimizi donduracak bir cevap verir,

-"Bu kadar insanin içerisinden beni seçti.

 

"INSANLIK ÖLDÜ "dedirtmemek için kabul ettim" der.

Sira gençlere gelir, derler ki : -"Biz bu davadan vazgeçiyoruz."

 

Bu sözün üzerine Hz Ömer :

 

-"Ne oldu, biraz evvel babamizin kani yerde kalmasin diyordunuz

 

ne oldu da vazgeçiyorsunuz?"der.

Gençlerin cevabida dehsetlidir :

 

 

-"MERHAMETLI INSAN KALMADI" DEMEYESINIZ DIYE ...

Devamını Oku
İnsan İnsanın Aynasıdır

Meşhur piyanist Arthur Rubinstein konserlerinden birinde küçük bir kızın hatıra defterini imzalamak istememiş. Ellerinin çok yorulmuş olduğunu ileri sürerek küçük kızı başından savmaya çalışmış. Kız hiç tereddüt etmeden şöyle demiş:

"Ellerinizin ne kadar yorgun olduğunu biliyorum ama inanın benim
ellerim de sizinkiler kadar yorgun."

Arthur Rubinstein anlayamamış ve nedenini sormuş.

"Alkışlamaktan" demiş küçük kız.

Karşınızdaki size değer veriyorsa eğer, siz de ona değer vermekten hiç
korkmayın Ama onun için değeriniz yoksa yada onun listesinde sonlardaysanız KORKUN ONA DEGER VERİRKEN
Dünya bir çeşit aynadır : siz gülerseniz o da size gülecektir ne kadar ekmek o kadar köfte

Devamını Oku
Gönül Kapısı

 

 

Onsekizinci yüzyıl İngiltere’sinin ünlü ressamlarından William Holman Hunt’ın bir tablosu Londra Kraliyet Akademisinde sergileniyordu. Bir bahçeyi tasvir eden bu tablosuna, Hunt “Kâinatın Işığı” adını vermişti. Tablo geceleyin bir bahçede duran bilge görünümlü bir adamı resmediyordu. Adam serbest kalan eliyle bir kapıya vuruyor ve içeriden bir cevap bekler halde duruyordu.

Tabloyu inceleyen sanat eleştirmenlerinden biri:

“Güzel bir tablo doğrusu” demişti Hunt’a. “Ama anlamını bir türlü kavrayamadım. Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Kapıya tokmak takmayı unutmuşsunuz da...”

Ressam Hunt bilge bir edayla gülümsedi. Tam da bu soruyu bekler gibiydi:

“Adam alelâde bir kapıya vurmuyor” dedi. “Bahçedeki bu kapı, insanın kalbini temsil ediyor. Ancak içeriden açılabildiği için de, kalbin dışarıdan tokmağa ihtiyacı yoktur.”
Devamını Oku
Osmanlının Amerikayı Vergiye Bağlaması

Yillardan 1783, yani bundan tam 223 yil öncesindan söz ediyorum. O
günün Avrupa standartlarina göre her ne kadar mütevazi da olsa, yeni bir
denizci devlet olan ABD, denizlerde de yelken vurmaya ve sancak gezdirmeye
basliyor.


Bu tarihen sadece 2 yil kadar sonra, 25 Temmuz 1785'te, bu yeni
sancagi tasiyan bir gemi, Atlantik Okyanusu'nda Cezayir sahillerinde Cadiz
açiklarinda Osmanli gemileri tarafindan ele geçiriliyor.

Geminin adi sani, her seyi belli:
Boston Limani'na kayitli. Kaptani Isaak Stevens adli bir denizci. Adi da
az ve öz: Maria.

Bugünkü Amerikalilar'in atalari da olaylardan pek ders almiyor
olmalilar ki,
ayni sancagi tasiyan ikinci bir gemi daha Osmanli'nin eline düsüyor.
Philadelphia Limani'na bagli, Kaptan O'Brien komutasindaki Dauphin de
Osmanli gemilerine teslim olmak zorunda kaliyor.

Durun hele, dahasi da var... 1793 yilinin Ekim ve Kasim aylarinda, 11
Amerikan gemisi daha Osmanli donanmasinin muhtelif gemilerine havlu atarak
teslim oluyor.
ABD Kongresi, 27 Mart 1794 tarihinde, Osmanli Deniz Kuvvetleri'ne
karsi koyabilecek güçte savas gemileri insa edilmesi için Baskan George
Washington
a 700 bin altin harcama yetkisi veriyor.

Dile kolay... Tehdit Osmanli... Ve bugünün süper gücü ABD, bu tehdit
karsisinda donanmasinin temellerini olusturuyor. 5 Eylül 1795 tarihinde,
ABD
Osmanli ile bir antlasma yapmayi kabul ediyor. Bu anlasmaya göre
Cezayir
deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik Okyanusu ve gerekse Akdeniz'de
ABD sancagi tasiyan gemilere dokunulmamasi karsiliginda bir sefere mahsus
642 bin altin ve yilda 12 bin Osmanli altini (216 bin Dolar) ödemeyi kabul
ediyor.

Dili Türkçe olan ve 22 maddeden olusan antlasmaya, Baskan George
Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayi imza koyuyorlar. Böylece ABD
yillik vergiye
baglanmis oluyor. Bu, ABD'nin iki yüz yili askin bir süre için yabanci
bir dille imzalanan tek anlasma oldugu gibi, yabanci bir devlete vergi
ödenmesi kabul edilmis olan tek Amerikan belgesi.
>Yabanci dilde tek antlasma

Dahasi, ABD tarihinde kendi dilinde olmayan tek uluslararasi antlasma,
Türkçe. Ve ABD'nin tarihinde vergi vermeyi kabul ettigi tek ülke de
Osmanli Imparatorlugu.

Isin hos tarafi, ABD Baskani George Wasington, Osmanli Padisahi
tarafindan muhatap olarak kabul edilmiyor ve antlasma, Cezayir Beylerbeyi hasan dayı
tarafindan imzalaniyor.
Inanmayanlar olabilir. Kolayi var - Yale Üniversitesi tarafindanhttp://www.yale.edu/lawweb/avalon/diplomacy/barbary/bar1795t.htmhttp://www.yale.edu/lawweb/avalon/diplomacy/barbary/bar1795t.htm
yayinlanan Türkçe Antlasma'nin Ingilizce örnegi için asagidaki adrese
tiklamalari yeter:
http://avalon.law.yale.edu/18th_century/bar1795t.asp
ilgili turkce kaynak icin :
http://www.barbaros.biz/Osmanli_%20Amerikayi_Vergiye_Baglamisti.htm

Devamını Oku
Bambu Ağacı

Çin Bambu ağacının yetişmesi, olumlu ısrar için güzel bir örnektir. Çinliler bu ağacı söyle yetiştiriyorlar:

....önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir.

Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz.

Tohum yeniden sulanıp gübrelenir.

Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez.

Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu
sulanır ve gübrelenir.

Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez.

Cinliler büyük bir sabırla besinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam
ederler.

Ve nihayet besinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye baslar ve altı hafta
gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır.

Akla gelen ilk soru sudur :

Cin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mi? yoksa beş yılda mi ulaşmıştır?
Kuskusuz ki beş yılda.

Büyük bir sabırla ve ısrarla beş yıl süresince, tohum sulanıp gübrelenmeseydi
ağacın büyümesinden hatta var olmasından söz edilebilir miydi?...

Bir basarinin şartları her zaman çok basittir:

Bir süre için calisin, o sürede tahammül edin, dayanıklı olun, başaracağınıza
daima inanın ve hiçbir zaman geri dönmeyin..
Devamını Oku
Güven Meselesi

İngiltere'de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır.

Ingiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyor yani.

Birgün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek
bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş.

Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyecekleri söyleyip hemen Içişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı,Başbakanlığa filan telefon etmişler.

Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYIN!

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş.

Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış. Aradan birkaç gün geçmiş.

Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış.

Hemen Adalet Bakanlığı'nı aramışlar.

Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebini sormuşlar.

Hakim :
"Kraliçe nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu?
Onu sınadım" cevabını vermiş.

Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış:

"Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu
sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez."

- "Güven" çok ince bir çizgidir.

Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, " iki taraflı " olmasıdır.-

Devamını Oku
112 Acil Servis

 

Gece yarısı tuvalete kalkan bir adam lavaboya giderken evin içinde birini görmüş ve bu kişiye yumruk atmış. Meğerse gördüğü aynadaki yansımasıymış.Yumruğu aynaya gelince kesilen eli kanamaya başlamış.Gürültüye eşi uyanmış ve Eşinin elini görünce koşmuş alkollü Pamuk yapıp eşinin yarasına basmış. Adamın açık,kanayan yarası alkolle daha da acımış ve adam sinirlenerek tuvalete atmış pamuğu.Sonra sıkıştığı için tuvalete oturmuş bu arada da bir sigara yakmış. kibritini de tuvalete atınca poposu alkollü pamukla tutuşmuş.Can havliyle fırlayınca kafasını banyodaki dolaba çarpmış kafası da kanamaya başlamış.adamı yüzü koyun yatıran eşi 112 sağlık servisini aramış.Gelen 112 ekibi karşılarında eli kesik, poposu yanık, kafası kanayan bir adamı görünce şaşkın bir şekilde adamı apartman dairesinden indirirken merdivenlerde olayın oluşunu sormuşlar.Olayları anlatan hastayı dinleyince gülme krizine girip sedyeyi ve adamı düşürmüşler.yeni bir 112 getirmişler ki böylece adamı hastahanede götürmüşler .Adamı ziyaret eden yakınlarına eşi hastahanede sakın nasıl olduğunu sormayın diye sıkı sıkı tembih ediyormuş...
Devamını Oku
Kalem Müdürünün Anıları

"Sene 1965. Bir genel müdürlükte özel kalem müdürü yardımcısıyım.. Bayrama 10 gün var.. Benim müdür hastalandı.. Ben ise işe gireli 2 hafta olmus, olmamış.
Genel Müdür bey beni çağırttı:
- Tebrik kartları hazır mı?.. Şaşırdım:
- Anlamadım! Hangi kartlar efendim?

- Aman evladim, Şükrü Bey sana söylemedi mi? Bayram geldi, tebrik kartları şimdiye kadar hazır olmalıydı.. Tüh tüh.. Eyvah...

- Çabuk hemen hazırlayıverin.
- Emredersiniz efendim! dedim. Ancak sabaha kadar 3 bin kartı nasıl yazacağım?

Genel müdür bey, bütün kartları çini mürekkebiyle ve en güzel yazımla yazmamı istedi. 3 bin karttan 2 bin tanesini kendisinden makamca alt'takilere şu sekilde yazacaktım:

"Bayramını kutlar, gözlerinden öperim"

1.000 tanesi de üst makamdakilere olacaktı ve onlarda da şu ifade yer alacaktı:
"Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim." Sabaha kadar 3 bin kart, düşünebiliyor musunuz?!?..

Ne yapalım? Çaresiz mecburen kolları sıvadım ve başladım öncelikli 2000 karta:


"Bayramını kutlar, gözlerinden öperim",
"Bayramını kutlar, gözlerinden öperim",
"Bayramını kutlar, gözlerinden öperim"
...

1, 5, 10, 18, 28, 58, 108, 188, 558.. Yazıyorum, yazıyorum bitmiyor!.. Nasıl sıkıntı bastı bir bilseniz!... 738, 918..

2,5 paket Samsun'u bu arada bitirmişim. Öyle işkence çekiyorum ki, ekmek parası olmasa bırakıp kaçacağım. Sıra 2000. karta geldiğinde şafak söküyordu. Ben de bitmişim ama önümde hala yığınla kart duruyor!

Şimdi de 1.000 tane de üst makamlara yazılması gerekenler var. 4. Paket sigarayla birlikte "Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim"e başladım..

Boyuna yazıyorum, göz kapaklarim iyice ağırlaştı, takoz koysam gene de kapanacak.

209, 529, 689.. Yaz babam yaz.. Ama artık kalemi parmaklarımın arasında tutamaz oldum. Ben kaleme değil, kalem bana hakim:

"Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim."
"Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim."
"Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim."
...

Ve bir müddet sonra gerisini nasıl yazmışım hiç hatırlamıyorum:

"Niyaz ederim başarılı günler sizinle eşinizin bayramını kutlarken.."

"Kutlarken eşinizin bayramını saygıyla sıhhatli günler diler Niyazi ile beraber ederim.."

“Sizin, niyazi ile eşiniz birlikte bayramınızı sıhhat dilerim, tebrikle beraber.”

"Niyazi ile birlikte sizin ve eşinizin bayramını kutlarken ayrıca sıhhatle ederim.."

"Önce bayramınızı başarılı eder, sonra eşinizle Niyazi'ye tebrikli günler dilerim.."

"Sizin de eşinizin de Niyazi'nin de bayramını saygıyla eder, sıhhatli tebrik dilerim.."

“Bayramınız niyazi ile sıhhat bulsun, eşiniz ile birlikte tebrik olsun”

"Sıhhatli eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, Niyazi'ye başarılar diler aynı zamanda ederim.."

"Bayramınıza etmeden önce eşinizi saygıyla kutlar Niyazi'nin gözlerinden öperim.."

"Sizin de, eşinizin de, Niyazi'nin de, bayramini da, tatilini de, gemlisini de, geçmisini de bayramını beklerim.. Saygiyla tebrik ederken.."

"Önce niyazi bayramı tebrik etsin, yok öyle yağma, ben size ve eşinize sıhhat dilerim sonra"

“Bayram günü eşiniz ve niyaziye dikkat edin, size de daha bayram gelebilir.”

“Niyazi bey bayram günü eşiniz ile birlikte sizi sıhhat ile tebrik etsin”

“Tebrik ederim niyaziyi, eşiniz ile birlikte sizin bayram sabahı sıhhatinizi dilemiş”

Sabah tam mesai saatinde, gözlerim kan çanağı bir halde kartları yetiştirdim.. Genel müdür bir-ikisine şöyle bir baktı: "Aferin" dedi.

"Güzel yazmışsın. Hemen postalayın!" Bizde HEMEN POSTALADIK!..

3 gün sonra da önce bizim genel müdürü, sonra da tahmin ettiğiniz gibi bendenizi postaladılar!..

Devamını Oku
Aristodan İskendere Ögütler

 

 

İSKENDER, FELSEFENİN DUAYENİ SAYILAN ARiSTO'YA BİR MEKTUP YAZAR.



''ZAPTETTİĞİM TOPRAKLARDAKİ İNSANLARI TAHAKKÜMÜM ALTINDA TUTABİLMEK İÇİN
NELER YAPMALIYIM '' DİYE SORAR:

ÜLKENİN İLERİ GELEN İNSANLARINI
1- SÜRGÜNE Mİ GÖNDEREYİM ?
2- HAPSE Mİ ATAYIM ?
3- KILIÇTAN MI GEÇİREYİM ?

ARİSTO' NUN CEVABI :
1- SÜRGÜNDE TOPLANIP SANA KARŞI BAŞKALDIRIRLAR,
2- HAPİSHANELER MİLİTAN YUVASI OLUR, KONTROLDEN ÇIKAR,
3- ONLARDAN SONRAKİ KUŞAK İNTİKAM HIRSIYLA BÜYÜR, TAHTINI SALLAR.

ÇÖZÜM OLARAK ŞU NASİHATI VERİR:

''İNSANLARIN ARASINA NİFAK TOHUMLARI EKECEKSİN, BİRBİRLERİYLE SAVAŞINCA
HAKEM OLARAK KENDİNİ KABUL ETTİRECEKSİN AMA ANLAŞMAYA GİDEN BÜTÜN YOLLARI TIKAYACAKSIN.''

 

Devamını Oku
Kudüs'te bir Onbaşı

 

 

MEVKİ: Kudüs. Mekân: Mescid ül Aksa Tarih: 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.

Kudüs Kapalı Çarşısı’nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa’nın önüne kavuşturur. Mir’ac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble’mize yani... Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan... O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid’in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

O’nu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy. İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi. Palto?.. Hayır, kaput, pardesü veya kaftan? Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüzbinlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam?” dedim.

Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem,” diye cevap verdi. “Bir meczub işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya... Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

 

KAN MI ÇEKTİ NEDİR?

Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

— Aleykümüsselâm oğul...

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm...

— Kimsin sen, Baba? dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir ardçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zabteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

— Ben, dedi, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan ardçı bölüğünden...

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

— Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makinalı Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım...

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi...

Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

— Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?

— Elbette, dedim, buyur hele...

Konuştu:

— Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı’na düşerse... Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden benim için bus et (Öp). Ona de ki...

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinalısı gibi gürledi:

— O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “l1. makinalı takım Komutanı Iğdır’lı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır.

Tekmilim tamamdır kumandanım” dedi dersin...

Öleyazdım.

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 57 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.

 

YILLAR SONRA

Bu hatıramı, TV’deki uzun dizimin birisinde anlattığım vakit, zamanın Genelkurmay Başkanı beni aramıştı. “Bu aziz askeri bulmak için” aracı olmamı istiyordu. Hasan Onbaşı bizdendi... O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım.

Bulunamazdı zaten. O ki, göklere başvermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk... Bilmem şu an, ne yapıyorsunuz sevgili dostlar.

Ben sizlere, Onbaşı Hasan’ı takdim ederim.

 

Devamını Oku
Nalıncı Baba Hazretleri

 

 
Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.

Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşaallah.
- Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd'a çıkar, döner Vefa'ya. Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar 'Kimdir bu?' Ahali 'Aman hocam hiç bulaşma' derler, 'ayyaşın meyhur'un biri işte!'
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade ette bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.

ÖFKELİ KOMŞULAR

Bir başkası tafsilata girer. 'Biliyor musunuz?' der, 'Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine' Hele yaşlının biri çok öfkelidir. 'İsterseniz komşulara sorun' der, 'Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?' Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam Vezir de toparlanıyordur ki padişah önünü keser.
- Nereye?
- Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebamızdır. Defnini tamamlasak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim. Nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim Ayasofya'dan, Süleymaniye'den. En azından Fatih Camii'nden.
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.

Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır 'Sultanım' der, 'yanlış yapıyoruz galiba'
- Nasıl yani?
- Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kimbilir hanımı vardı belki, belki de yetimleri?
- Doğru. Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

'BİZİM EFENDİ BİR ALEMDİ'

Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir. 'Hakkını helal et evladım' der, 'Belli ki çok yorulmuşsun.' Sonra eşiğe çöker ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından. 'Biliyor musun oğlum?' diye dertli dertli söylenir, 'Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.'
- Niye?
- Ümmet-i Muhammed içmesin diye.
- Hayret.

BAK ŞU İŞE!

Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. 'Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım' derdi. 'öyleyse şimdi dinleseniz gerek' O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. 'Öyle bir imamın arkasında durmalı ki' derdi, 'tekbir alırken Kabe'yi görmeli.'
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.
- İşte bu yüzden Nişanca'ya, Sofular'a uzanırdı ya. Hatta bir gün 'Bakasın Efendi!' dedim,
'Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada'.
- Doğru öyle ya?
- 'Kimseye zahmetim olmasın!' deyip mezarını kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. 'İş mezarla bitiyor mu?' dedim. 'Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra 'Allah büyüktür hatun' dedi, 'Hem padişahın işi ne?'

 

İşte Nalıncı Baba o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı, Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı'nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Haraçzade Camii karşısındadır.

 

Devamını Oku
Tıkandı Baba

 

 
Osmanlı Padişahı II.mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.
Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.

-Tıkandı baba, çay getir. Tıkandı baba, kahve getir.

Bu durum Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş.

Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?

Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba

Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da
peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı
ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de
onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu
açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya
başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki
eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç
akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve
Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı
baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada
çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı baba nın anlattıkları Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş.
Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;

Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında
bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.

Sultan Mahmut un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi
baklavayı getirmişler. Tıkandı baba ya baklavaları vermişler. Tıkandı
baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da
yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden
geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken
"Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş
ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya:

Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi
baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba
baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını
karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava
almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış,
diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış
beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı
getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer
ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey
olmamış gibi

Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım,
demiş. Tıkandı baba da Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her
akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba dan
baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;

Bizim Tıkandı baba ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba nın yanına
gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş
girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi
darmadağın. Sultan;

Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş

Geldi sultanım

Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?

Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.

Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve
Devletin hazine odasına götürmüş.

Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar
gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten
hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin
ucunda düştü düşecek. Sultan demiş;

Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git
onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini
çağırmış

Alın bu adamı Üsküdar ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş
beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin
demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar a
götürmüşler.

Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,

Niçin, demiş. Askerler

Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken
kocaman bir kayayı beğenip almış eline

Ne olacak şimdi, demiş

Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını
padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken
taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu
durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur
sözünü söylemiş;

"VERMEYİNCE MABUD,NEYLESİN SULTAN MAHMUT"
Devamını Oku
Müdürlük Ve İdarecilik Sanatı

 

 
Büyük Amerikan imalat fabrikalarindan birinin yönetim kurulu üyeleri

kâr ve zarar hesaplarini incelerken, fabrika müdürünün ayligina takilmislar

ve bu ücretin yüksek oldugunu düsünmüsler.

Içlerinden iki kisi seçerek fabrika müdürü denen bu adamin neler yaptigini

bir görmelerini ve ondan sonra bu konuda karar verilmesini kabul etmisler.

Iki kisilik heyet bir sabah sessizce fabrikaya gitmis ve fabrika müdürünün

odasina girmis. Gördükleri manzara su olmus: Fabrika müdürü elinde kahve

fincani,agzinda purosu, etrafa halka dumanlar yaymakla mesgul.

Masanin üstünde ne bir dosya, ne bir kagit hiç bir sey yok.

Bir müddet kendisi ile oradan buradan konusan heyet üyeleri bu müddet

zarfinda müdürün hiç bir isle mesgul olmadigini ve yalniz bir kaç basit telefon

konusmasi yaptigini görmüsler.

Heyet aldigi intibadan memnun Idare Meclisine fabrika müdürü denilen zatin

yaninda bulunduklari üç küsür saat zarfinda hemen hemen hiçbir seyle mesgul

olmadigini ve bu bakimdan böyle basit bir is için verilen yillik 100.000 dolardan

en asagi üçte iki nispetinde bir tasarruf saglanabilecegini söylemis.

Tabii fabrika müdürü bu indirmeye razi olmamis, isten ayrilmis.

Yeni maasla çalismayi kabul eden bir çok istekli arasinda bir zat yeni fabrika

müdürü tayin edilmis. Üç aydan sonra idare meclisine gelen imalat istatistiklerinde

az, fakat dikkati çekecek kadar bir düsme baslamis, fabrika müdürü yenidir,

tabii bu kadar acemilik olur demisler.

Altinci ayin sonunda üretim ve kar istatistik egrisi bir hayli düsmüs.

Hatali üretim miktari ise artmis

Eski heyet azalari yeni fabrika müdürünü odasinda ziyaret etmisler.

Adamcagiz kan-ter içinde, bir elinde telefon, öteki eli evrak imzalamakla mesgul,

basiyla gelenlere oturmalarini isaret etmis. Gelen giden o kadar çok ki, adamla

dogru dürüst konusmaya bile imkan olmamis. Fakat heyetin kanaati su olmus;

böyle canla basla çalisan bir adam basta oldugu müddetçe islerin düzelmemesi

için hiçbir sebep yoktur, biraz daha bekleyelim.

Sene sonu gelmis, her zaman kâr eden fabrikanin bilançosu zararla kapaninca

idare meclisi azalari birbirine girmisler ve isi yeniden incelemege baska bir heyeti

memur etmisler. Yeni heyet, müdürün odasina degil, fabrikaya gitmis ve is basinda

bekleyen insanlar görmüs, sebebini sormus aldiklari cevap su: Hususi bir döküme
baslayacagiz, fabrika müdürü ben gelmeden baslamayin dedi, biz de bekliyoruz,

her halde elektrik atölyesinden bir türlü ayrilmaya vakti olmadi.

O sirada gözleri, yasli bir ustabasina ilismis, adami söyle bir kenara çekmisler ve

fabrikanin eskiye nazaran daha fena çalismasinin sebeplerini sormuslar.

Yasli ustabasi içini bosaltmak ihtiyacini uzun zamandir hissetmis olacak ki:

-Baylar demis, eski müdürümüz teferruatla ugrasmaz, ileriye ait planlar yapar,

isi bize birakir, biz de normal zamanlarda onu rahat birakirdik.

Ani, içinden çikamayacagimiz olaganüstü bir problemle karsilastigimiz zaman

ancak ona basvururduk ve o zaman da bilirdik ki, o bizim bu sorunumuzu çözecek.

O hakiki fabrika müdürü idi. Güler yüzlü idi,purosunu içer, bizle sakalasir,

fakat hepimiz için düsünürdü. Simdiki müdür de çok dürüst, iyi niyet sahibi,

hatta çok daha çaliskan bir adam.
Fakat o hiçbirimize inanmiyor, her isin kendisi tarafindan görülmesini istiyor.

Yani o, bizim yerimize ustabasilik yapiyor, tabii biz de amele çavusu mertebesine

düsüyoruz, haydi neyse buna da aldirmayalim, ama fabrika müdürlügü bos kaliyor.

Elinde purosu,ileriyi görmege çalisan, tedbir alan, düsünen adamin yerinde kimse yok.

Eski fabrika müdürünü tekrar oraya getirmek isteyen idare meclisi, bir senelik aci

tecrübesinden sonra 100.000 yerine 150.000 dolarla onu ancak gelmeye razi etmis.

* Bu olay; Nüvit Osmay'in "Insan Mühendisligi" kitabindan alinmistir.

Yöneticilik güç bir sanattir. Öyle bir sanat ki, eseri gözle görülmez ve ölçülmesi de

ancak mukayeselerle vesenelerin tecrübeleriyle biraz mümkün olabilir.

Onlari ,yalnizca zaman ve o müessesenin çalisanlari degerlendirebilir.

Onun için günlük takdir bekleyenlerden bu sanatin sanatçisi çikmaz.

Çagdas Yönetici;
*Astlarina deger veren, onlara güvenen, yetki aktarandir.
*Astlarinca güvenilendir.
*Gereksiz ayrintiya girmeyendir.
*Düsünen, planlayan, hedef koyan ve çalisanlarini o hedefe yönlendirendir.

*Isini ve isyerini sevendir.

*Astlarinin isini sevmesini saglayandir.

*Çalisanlarina bir takim olduklari ruhunu verebilendir, takim çalismasi yapabilendir.
Devamını Oku
Hz Hızır ve Hz Musa

"Musa (aleyhisselam) Beni Israil'e hutbe vermek üzere ayaga kalktı. Kendisine, "insanlarin en bilgini kimdir?" diye soruldu:
-Benim diye cevap verdi. Cenab-ı Hak, "Allahu a'lem (yani en iyi bilen Allah'tir)" demedigi icin Musa'ya: "Iki denizin birlestigi yerde bulunan bir kulum senden daha alimdir" diye ona vahyetti.
Hz. Musa (aleyhisselam):
-"Ey Rabbim ben onu nasil bulabilirim? diye sordu. Kendisine:
-"Sepete bir balık koy, onu sırtına al. Balığı nerede yitirirsen o zat oradadır" dendi.
Dendigi gibi yaparak yola cikti. Kendisiyle beraber, hizmetcisi olan Yusa Ibnu Nun da yola çıkti. Beraberce yürüyerek bir kayanin yanına geldiler. Hz. Musa ve hizmetcisi dinlenmek üzere orada yattılar. Balık kımıldayarak sepetten çıkıp denize kaydı. Allah ondan suyun akıntısını tuttu.Suda oluşan gelgitten dolayı. Balik icin bir kanal meydana gelmisti. Hz. Musa ve hizmetcisi balığın kaybolduğunu bilmeden. Günlerinin geri kalan kısmı ile o gece boyu da yürüdüler. Musa'nın hizmetcisi ona, balığı kaybettiğini söylemedi. Sabah olunca Hz. Musa hizmetcisine:
-Hele sabah kahvaltımızı getir. Biz bu yolculukta yorulduk dedi. Ama emrolunduğu yere gelinceye kadar yorulmamistı. Hizmetci:
-Hani bir kayanin yanina gelmis yatmistik ya! Ben baligi orada kaybettim yada düşürdüm dedi.
Musa: Bizim aradigimiz orasiydi dedi ve hemen geldikleri yere geri donduler.
Izlerini takiben yürüyerek kayaya kadar geldiler. Musa ortusuye bürünmüş bir adam gördü ve ona selam verdi. Hızır aleyhisselam ona:
-"Senin bu yerinde selam ne gezer!"
-"Ben Musa'yim."
-"İsrail'in Musa'si mi?"
-"Evet."
-"Sen, Allah'in sana bahşettiği kadar bir ilmi bilmektesin ki ben onu bilmem. Ben de Allah'in bana öğrettigi ilmi bilmekteyim ki, onu da sen bilemezsin."
-"Allah'in sana öğrettigi ilmi bana öğretmen için öğrencin olmayı kabul eder misin?"
-"Sen benimle beraber olmak sabrını gösteremezsin. Mahiyet ve hikmetini bilmediğin şeye nasıl sabredeceksin ki?"
-İnsallah sen beni cok sabırlı bulacaksin. Hem ben senin hic bir emrine karşı gelmeyeceğim."
-"Öyleyse gel. Ancak, madem bana tabi olacaksın, ben sana söylemedikçe bana hic bir şey sormayacaksın!" dedi. Hz. Musa (aleyhisselam):
-"Tamam!" dedi. Hz. Musa ve Hz. Hizir beraberce gittiler.
Deniz kiyisinda yürüyorlardı. Bir gemiye rastladilar. Kendilerin gemiye almalarını söylediler. Gemi sahipleri Hızır a.s. i tanidilar. Ücret istemeksizin onlari gemiye aldılar.
Hizir a.s, gidip, geminin tahtalarindan birini deldi. Hz. Musa ona:
-Bak, bunlar bizi bedava gemilerine aldılar, sen gidip gemilerini deldin, adamlari boğacaksın. Hiç de yakısık almayan bir iş yaptin!" dedi.
Hizir: -"Ben sana, "benimle bulunmaya sabredemezsin" demedim mi?" dedi.
Hz. Musaya yaptığım şetlerden dolayı beni yargılama ve engel olmaya kalkma! ricasinda bulundu.
Sonra bunlar gemiden indiler. Sahil boyu yururken, çocuklarla oynayan bir yavrucak gorduler. Hizir a.s. yavrucağa yakaladigi gibi boynunu kırarak çocugu öldurdü. Musa:
-Masum bir çocugu suçu olmaksizin niye öldürdün. Bu vicdana sığacak bir iş değil!" dedi.
-Ben sana demedim mi, sen benim beraberliğime sabredemezsin!" diye Hizir , Musa'ya cikisti. Hz. Musa:
-"Ama bu yaptığın ilkkinden bile kötüydü" dedi ve ilave etti: "Bundan sonra sana bir sey söylersem sen bu konuda haklı çıkacaksın" dedi.
Yola devam ettiler. Bir köye geldiler. Halktan yiyecek birşeyler istediler. Ama kimse onlari ağirlamadi. Köyde yıkılmak üzere olan bir duvara rastladılar. Hızır eliyle soyle gostererek: "Egilmis" dedi. Onu dogrulttu Hz. Musa ona:-Bir cemaat ki, kendilerine geliyoruz, bize ilgi gösterip, ağırlamiyorlar, yiyecek vermiyorlar. Sen onlara bedava is yapiyorsun, distesen ücret alabilirdin!" dedi.

Hizir (aleyhisselam), Hz. Musa'ya:
-"Artik birbirimizden ayrılma zamanı geldi. Şimdi sana sabredemediğın seylerin hikmetini açıklıyağım" dedi.
Rbu ara ilave etti: -"Allah Musa'ya rahmet buyursun. Keske, Hz. Hızır'la beraberliğe sabretseydi de maceralarini bize nakletseydi, bunu ne kadar isterdim!"
Hızır a.s. anlatmaya başlar.
-Tekneyi batırdım çünkü o teknenin sahipleri ve yolcuları fakir insanlardı, ilerde deniz korsanları onları çevirecek ve onları öldüreceklerdi.
-Yoldan geçen çocuğu öldürdüm çünkü o çocuğun anne ve babası Rablerine düşkün iyi insanlar. Bu çocuk büyüdüğü zaman onları yanlış yöne yönlendirmesin ve Allah onlara daha hayırlı bir çocuk versin diye öldürdüm.
-Bu evin sahibi ise çok muhterem bir insandı. Seneler önce çocuklarına bir küp dolusu altın gömdü bu evin altına. Çocukları küçüktüler. Bende evin duvarlarını onardım ki çocuklar büyüyünce o altınları bulsunlar diye.
Bunları da ben istedim diye değil, Allah bana emrettiği için yaptım”
Ravi devam ediyor: Hızır a.s. buyurdular ki: "Musa'nin verdiği sözü unutmasi idi. Bir serce gelerek geminin kenarina kondu. Sonra denizden gagasiyla su aldi. Hz. Hizir bunu gostererek Hz. Musa'ya, "Bak, dedi. Benim ve senin ilmin ve diger mahlukatin ilmi, Allah'in ilminden, su kusun denizden eksilttigi kadar eksiltir."

Devamını Oku
Yavuz ve İran Şahı

 

 

Yavuz Sultan Selim han zamanında, İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor.
Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas,kadife kumaşlar çıkıyor.
Fakat bir de pis bir koku yayılıyor. Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor. Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyooooor..
Yani Osmanlı'ya acayip bir hakaret!
Cihan padişahı emir veriyor, herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermemiz gerekir.
Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor. Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor.
İçine o zamanın Osmanlı İstanbul'unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı gönderiyor.
Şah sandığı açıyor.
Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum.
Anlam veremiyorlar tabii.
Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor.
Kutunun içindeki pusulayı Şah okuyor:

"Herkes yediğinden ikram eder...!!!!"
Devamını Oku
Yavuz Sultan Selim Küpe Takarmıydı?

 

 

"Yavuz'un resimlerini çizenlerden çoğu onu burma pala bıyıklı ve tek kulağında küpe ile çizerler. Pala bıyıklar ile Yavuz'un tarihî kimliği arasında zihinlerde hemen bir bağ kuruluvermesi insanlara bu resimleri hoş gösterir. Eh, durum böyle olunca kulağındaki küpeye de bir efsane uydurulmasında ne mahzur olabilir ki?!..

Hani kutsal toprakları aldığı zaman oradaki idarecilerin kullandığı Hakimü'l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hakimi) sıfatını uygun görmeyip kendini Hadimü'l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hizmetkârı) ilan etmiştir ya, buna bir ilave de halk yapmış ve orada gördüğü kulağı küpeli siyahi köleleri örnek alarak kulağına küpe taktırdığını ve bununla kendisini din uğrunda bir köle mesabesinde telakki ettiğini imaya yöneldiğini uydurmuştur.

Oysa Yavuz'un minyatürlerinde hiçbir zaman pala bıyık veya küpe yoktur. Tarihî bilgiler onun kişiliğinde sadelikten yana olduğunu ve giyiminde de çok sade tercihlerde bulunduğunu söylerler.

Nitekim Topkapı Sarayı'ndaki en sade kaftan onundur. Mısır seferi dönüşünde Edirne'de kendisini karşılayan tek şehzadesi Süleyman'ın süslü elbiselerini görünce ona, "Bre oğul, sen böyle giyinirsen anan ne giyecek!" diye ikazda bulunması da bunu pekiştiren bir tarihî gerçektir.

Keza aynı seferden gelişinde İstanbul'a gireceği sırada büyük bir zafer kutlaması tertipleneceğini duyunca israfı önlemek üzere bir gece vakti gizlice Topkapı'ya girdiği de bilinir.

Bütün bunlardan daha önemlisi Yavuz'un küpe taktığını söyleyen hiçbir tarih satırı, hiçbir belge yoktur. Küpeli uydurma resimlerde ise resimdeki kişinin başında beyaz tülbent içinde kırmızı bir başlık ve üstünde de krallara benzetilmiş bir tac vardır. Bu tür kızıl börk ve tacı İran şahları kullanır. Osmanlı sultanları tac giymezler.

Sonuç şu, küpe takmak gibi bir hafifliği, azametiyle öne çıkan Osmanlı sultanına, hele de Yavuz gibi celalli bir adama yakıştırmak yanlıştır. O zaman da akıllara bir soru takılır:

Kimdir bu küpeli, taclı adam? Söyleyelim; Yavuz'un "Paymal eyleyelim kişverini sürhserin" diye üzerine yürüdüğü Sürhser (Kızılbaş) Şah İsmail'indir ve başındaki kızıl börk ile tac da Kızılbaşlığın simgesidir.

Ne garip tecelli; Yavuz Çaldıran'da, Şah İsmail de resimlerde birbirlerine külahları ters giydirmişler."
Devamını Oku
Gerçek Aşk Budur
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethettiğinde bir süre orada kalır.
İdareyi eline alıp kendi hâkimiyetini yerleştirmek için bu elzemdir. Bu
sırada bir çadırda kalıyor. Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan
Mısırlı bir cariye vardır ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye
geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor,
akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor. Cariye nasıl olduysa bir
kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görür ve Ona âşık olur. Lâkin umutsuz bir
aşk. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı Halife-i Rûy-i Zemin, diğer
tarafta basit bir cariye... Fakat cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara
ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde
Halifeye açılmaya karar verir. Lâkin aradaki uçurum cariyeyi iyice çıkmaza
sokar ve kararsız hale getirir. Bir yandan aşkının dayanılmaz baskısı,
diğer yandan aradaki devâsâ farkın kendini engellemesi arasında bocalayan
cariye Halifenin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından,
yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir. Ve üç kelimelik bir not yazarak
Halife hazretlerinin yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır:

-Derdi olan neylesin?;

Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan
Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca
bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlar. Ve kâğıdın
arkasına cevabını yazar:

-Derdi neyse söylesin.

Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Bir müddet sonra
Cariye temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kâğıdı arar. Kâğıdı
bıraktığı yerde duruyor bulur. Kaparcasına kâğıdı alıp okuduğunda heyecanı
bir kat daha artar. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı
çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi ekler:

Korkuyorsa neylesin?

Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar:

Hiç korkmasın söylesin.

Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir: Aşkını bu akşam
halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği
halde gitmeyip Halifeyi beklemeye başlar. Yavuz Sultan Selim Han akşam
çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulur. Cariye, Halifeyi görünce
hemen ayağa kalkıp temenna durur. Yavuz Selim Han "Buyurunuz, sizi
dinliyorum" deyince, cariye tüm cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen
ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını
kavuşturur. Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştur. Kalbi yerinden
fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle:
-Efendim... der.Cariyeniz... Size...
ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalır.
Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu
tertemiz aşkı karşısında Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere
şöyle der:
GERÇEK AŞKI ŞU CARİYEDEN ÖĞRENİN. ZİRA ÂŞIK, MÂŞUKUNUN YOLUNDA OLUR VE O YOLDA ÖLÜR.
Devamını Oku
Halil İbrahim Bereketi

 

 

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış....Büyüğü Halil.... Küçüğü ise İbrâhim...
Halil, evli çocuklu.İbrahim ise bekârmış...Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş..Bununla geçinip giderlermiş...Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.İkiye ayırmışlar....
İş kalmış taşımaya....Halil, bir teklif yapmış :İbrahim kardeşim ; Ben gidip çuvalları getireyim.
Sen buğdayı bekle.Peki abi demiş İbrahim...Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .O gidince, düşünmüş İbrahim:
Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine Böyle demiş ve, Kendi payından bir miktar atmış onunkine...Az sonra Halil çıkagelmiş.Haydi İbrahim...!Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.
Peki abi...!İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola..
O gidince, Halil düşünür bu defa Der ki: Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
Ama kardeşim bekâr. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
Böyle düşünerek,Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.....

Velhasıl , biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.Bu, böyle sürüp gider.....
Ama birbirlerinden habersizdirler.Nihayet akşam olur.Karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.Hatta azalmıyor bile....
Hak teala bu hali çok beğenir.Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki ...
Günlerce taşır iki kardeş , bitiremezler.Şaşarlar bu işe...
Aksine çoğalır buğdayları.Dolar taşar ambarları.Bugün 'Bereket' denilince, bu kardeşler akla gelir.bu bereketin ad: halil ibrahim bereketidir
Allah herkese halil ibrahim bereketi versin....


 

 

Devamını Oku
Nereye Vuracağını Bilmek

 

 

BİR fabrikada, büyük bir makine aniden durmuş. Tamirciler geliyor, bir türlü çalıştıramıyor.


Sonunda, yaşlı bir tamirci bulmuşlar. Tamirci, makinenin etrafında dolaşarak, dikkatli bir şekilde kontrol etmiş. Sonra, kendini izleyenlere dönerek;

"Bana bir çekiç getirir misiniz?" demiş.

Çekiç gelmiş. Çekici eline alan tamirci, makineye yaklaşmış ve tespit ettiği bir yere çekici "tık" diye vurmuş. O da ne? Makine, başlamış çalışmaya...


Patron, son derece memnun. Sormuş;

- Borcumuz ne kadar?

- 1000 dolar.

- Neee... Çekiçle makineye şöyle bir vurdun, o kadar. Bunun için mi 1000 dolar istiyorsun?

- Evet.

- Peki... O zaman bana ayrıntılı bir fatura düzenle. İstediğin 1000 doların ayrıntılarını görmek istiyorum.

Bunun üzerine yaşlı tamirci, faturayı düzenleyip, patrona uzatmış. Patron, faturayı almış ve dikkatle okumaya başlamış;

Çekiçle, makineye vurmanın bedeli: 1 dolar.

Çekici nereye vuracağını bilmenin bedeli: 999 dolar.

Toplam: 1000 dolar.
Devamını Oku
Mimar Sinandan Mektup



Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami'nin 1990'li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yasadıkları bir olayı tv'de
şöyle anlatmıştı.Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taslarda yer yer çürümeler vardı.Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz
inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat tas kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu.Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık.
sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş sokup yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık.
Kalıbı soktuk.

Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde durulmuş beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve
Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları soyluyordu:
”Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet
zarfında bu taslar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek
isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu
kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu
ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum."


Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu’nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir bicimde kemerin inşasını anlatıyordu.
Bu mektup bir insanin, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insanüstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı,modern cağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.



Mimar Sinan
1950-60 arası bir tarihte inşaat mühendisi, mimar ve jeofizikçilerden oluşan bir Japon heyeti Türkiye'ye gelmiş. Heyet İmar ve İskan Bakanlığı'ndan izin alarak ülkemizdeki tarihi yapıları incelemeye başlamış. Ayasofya’yı, Yerebatan Sarnıcını filan gezdikten sonra sıra Sinan’ın kalfalık eseri Süleymaniye Camisi'yle Sinan'ın öğrencisi Mimar Davut Ağa'nın eseri Sultanahmet Camisi'ne gelmiş. Japonlar bu camiler üzerinde günlerce inceleme yapmışlar. Her geçen gün şaşkınlıkları daha da artıyormuş. Çünkü Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevsek bir zemin üzerine inşa edildiğini anlamışlar. Ama bunca yıl, bu camilerde bir çatlak dahi olmamasına akıl sır erdirememişler.

Bunun üzerine Türkiye programının gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine yoğunlaşmışlar. Araştırmalarının sonucunda herhangi bir sarsıntı sırasında bu iki caminin sabitlenmediğini aksine yerinde oynayarak yıkılmaktan kurtulabildiği ortaya çıkmış. Minareleri incelediklerinde ise dumurları ikiye katlanmış. Minarelerin çok daha gelişmiş bir raylı sistem mekanizması üzerine oturtulduğunu ve her yöne yaklaşık 5 derece yatabildiğini görmüşler. Daha derin araştırma yapmak için Edirne'ye, Sinan'ın ustalık
eseri Selimiye Camisi'ne gitmişler. Oradaki olağanüstü sistemleri görünce iyice dumur olmuşlar. Selimiye'nin tüm sırlarını aylarını harcayarak çözmüşler. Japonya'ya döndüklerinde ise Sinan'ın sırlarını uygulamaya sokarak şehirlerini Sinan'ın kullandığı sistemlerle kurup muazzam gökdelenler dikmişler. Yani su an gelişmiş ülkelerin gökdelen yapımında kullanıldıkları çoğu sistem, yüzyıllar önce Sinan'ın geliştirdiği mekanizmalarmış.
-------------
Bir gün Selimiye Camii'ne girenler, kubbenin altında bir Japon'un ayaklarını kıbleye doğru uzatmış sırtüstü yattığını görmüşler Tabii hemen Japon'u, "Burası kutsal bir yer. Bu şekilde yatmak bizim inançlarımıza göre saygısızlıktır. Lütfen oturun veya ayakta durun" diyerek uyarmışlar. Ancak, Japon trans vaziyetteymiş, gözlerini kubbeden ayırmadan şöyle sayıklıyormuş: "Bu imkansız. Ben yılların mühendisiyim. Bu kubbe var olamaz. Hayal görüyorum. Bu kubbenin orada o şekilde durması fizik ve matematik kurallarına aykırı. Bu imkansız, orada hiçbir şey yok,orada hiçbir şey yok..."
-------------
Selimiye camisinin zemini gevsek toprakmış. Bu nedenle minarelerinin yakın zamanda yıkılacağı fark edilmiş. Uluslararası bir grup bilim adamı toplanmışlar. Nasıl kurtarırız bu tarihi minareleri diye kafa kafaya vermişler. Sonuçta en son teknoloji olan metal kelepçelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi çözüm olduğuna karar vermişler. Minarelerin temellerini açınca, koymayı düşündükleri kelepçelerin aynısıyla karşılaşmışlar. Mimar Sinan bilmem kaç yüzyıl önce aynı şeyi düşünmüş
-----------------
Mimar Sinan'ın Selimiye Camii'nin kubbesini o genişliğe oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen 4 ana işleminden farklı beşinci bir işlem yaratarak çözdüğü söylenir. Ayrıca minarelerin şerefelerine çıkanların yolda birbirlerini görmemeleri ise büyük bir bir dehanın ürünüdür. Almanlar aynı sistemi meclislerinin önündeki dev kürede kullanmışlar. Mimar Sinan bu sistemi 2 metre çapındaki minarelere yüzyıllar önce monte edebilecek bir dehadır. Almanların dehası ise, o çirkin metal yığınına Selimiye'den fazla turist çekebilmelerindedir..
saygılar . . .

Devamını Oku
Sana Suprizim Var !!!

 

 

Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; "-Gayet iyi." dedi.Güzelliğinden emindi.Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zatenbiliyordu güzel olduğunu.
Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi.Cep telefonu çaldığında, akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerinegideceğine karar vermeye çalışıyordu.
Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi.
- Alo.kızım, nasılsın?
- İyiyim anne. Ne oldu
- Sana bir surprizim var.- Surpriz mi?
- Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş..
- Eee kimmiş.- Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum.
- Ben mi?- Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum.
- Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen.
- Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan birarkadaşım. Seni görünce mutlaka çok sevinecektir.
- Amaaan. Peki peki. Nasıl tanıyacağım.
-Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim.O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasınaotur. O gelince seni bulacak.
-Tamam anne..tamam.
- Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum.Üniversiteyi bitireli, hele deişe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim.
- Hemen darılma, tamam dedim ya.
O nasıl tamam demekse. neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme. Ben deişlerimi bitirip hemen geleceğim.


Genç kız, izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı.
Bu parktadaha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi.

Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu.Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarlaaynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti.

"-Annemin arkadaşı çabucak gelsede, şunlardan kurtulsam" diye düşündü.Köylü kadın çekinerek seslendi;
- Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim?"Kızım" diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu.
- Ne var, adres mi soracan! ..
Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı;
- Hayır kızım, başka bir şey soracaktım.
- Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister.Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli,orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü.
"-Nihayet." diye düşündü. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu.

Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördü.
Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü;

- Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var.
Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla.
Fakat ağlamayla benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı.
Kadın dayanamadı;
- Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına,torununun yanında hakaret mi ettim! .
- Oooo... laf yapmayı da biliyormuş
-Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın.
Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakatseni görünce vazgeçtim.Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı.
Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti.
Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi.

Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi.
- Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde?
- Kimse gelmedi anne.
En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadecedinlenmek için gelmiş biriymiş.
- Allah Allah! ...
giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasılbulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı.
Genç kız bir an durakladı.
-Küçük bir kız mı?
- Evet- Anne! . biz zengin, kültürlü insanlarız.
Herhalde arkadaşın da zengin,kültürlü biridir, değil mi?
-Kültürsüz değil ama zengin değil.
- Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme.
- Köyden gelen kadına ne denir ki! ..
- Oh. iyi iyi, köylü kadınları karşılmaya beni gönderiyorsun.
-Kızım, o kadına bir borcumuz vardı.
O zamanlarda borcumuzun karşılığı birşey veremedik.
- Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda, ben kapınızıçalarım'. Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı.
-Ne istiyormuş?
- Torununu okutmamızı istiyor.
Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak,kayıt için okula götürecek.
- Anne, o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım?
Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı;
- Kızım, sen bebekken biz köydeydik.
- Eee.- Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük,demiştim.
-Evet, hatırladım.
- O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık
- Herhalde şimdi anlatacaksın.
- Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim.
Lodos mu nediyorsunuz, işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan.


Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalarasıçramış, yangın başlamış.
Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevlerheryeri sarmıştı.

Birazdan yıkılacak gibi görünen eve yine de girmek içinatıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı.

O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklaratıyordu.
- Niçin?
- Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağırbir yanık izi var.

Çok acı çekti çook.
Dur ağlama, seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum.
Tamam kızım, bak makyajın akıyor, ağlama. Hah! .. baban da geldi.
Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı.
Devamını Oku
Sarmısak Tarlası
Gerçek Dost Dediğin Böyle Olmalı
Genç adamın biri,
Dermiş babasına her gün;
'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'
Baba, itiraz eder,
Olmaz öyle çok dost, hakikisi
Belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...

Devam eder durur konuşma...
Aralarında başlar bir tartışma,
Karar verirler bir sınava,
Dostun hakikisini anlamaya...

Bir akşam bir koyun keserler,
Ve koyarlar çuvala,
Baba der ki oğluna,
'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'

Çuvaldan kanlar damlamakta,
Sanki öldürmüşler de bir adamı,
Koymuşlar çuvala,
Dıştan böyle sanılmakta,

Delikanlı sırtlar çuvalı,
Gider en iyi bildiği dostuna,çalar kapıyı,
O dost, bakar ki bir çuval, hem de kanlı,
Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,
Almaz içeri arkadaşını,

Böylece tek tek dolaşır delikanlı,
Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını,
Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır,
Evlat geriye döner,
Ama içten yıkılır...

Babasına dönerek; 'haklıymışsın baba' der,
Dost yokmuş şu dünyada ne sana, ne de bana,
Baba 'hayır Evlat' der, 'benim bir dostum var bildiğim,
Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona',

Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar,
Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna,
Kabul görür, sevinir,
O dost, delikanlıyı alır hemen içeri,

Geçerler arka bahçeye,
Bir çukur kazarlar birlikte,
Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,
Üzerine de serpiştirirler toprak,
Belli olmasın diye dikerler sarımsak...

Genç adam gelir babasına;
'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca,
Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha,
Sen yarın git Ona, çıkart bir kavga,
Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,
İşte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi,
Sonra gel olanları anlat bana...'

Genç adam, aynen yapar babasının dediğini,
Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,
Babasının dostuna istemeden basar iki tokadı,
Der ki tokadı yiyen DOST;'Git de söyle babana,
Biz satmayız sarımsak tarlasını Böyle iki tokada'
Devamını Oku
Mevlana Ve Hacı Bektaşı Veli

Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından
pişman olur ve hiç olmazsa iyi birşey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli nin dergahına kurban
olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu.

Durumu Hacı Bektaş Veli ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana ya anlatır. Mevlana ise bu
hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş
olduğunu söyler ve Mevlana ya bunun sebebini sorar.


Mevlana şöyle der:


- Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu
hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergahı na gider ve Hacı Bektaş Veli ye, Mevlana nın kurbanı
kabulettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli ye sorar. Hacı Bektaş da şöyle der:

- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla
bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni
kabul etmiştir.

Devamını Oku
Bardakla Dudak Arasındaki Mesafe
Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim, yeni yaptırdığı bir bağa üzüm kütükleri
diktiriyormuş. İşlerin bir an önce bitmesini sağlamak için kölelerini hiç dinlenmeden
çalıştırıyormuş. O zavallı kölelerden biri, bir gün pek bitkin düştüğü için dayanamaz ve zalim krala;
- Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz bu bağın üzümlerinden yapılacak şarabı hiç bir zaman
içemeyeceksiniz ki! deyivermiş.

 
Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış.

Nihayet gün gelip üzümler yetiştikten sonra, kral köleler de dahil herkesin toplanmasını emretmiş.
Bir müddet sonra da o bağın üzümlerinden yapılmış şaraptan bir bardak getirilmesini emretmiş. Daha
önce kehanet gösterisinde bulunan köleyi de huzuruna çağırtmış. şarap bardağını eline alarak:

- Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiç bir zaman içemeyeceğimi tekrar iddia edebilir misin ? diye
sormuş.

Köle şöyle cevap vermiş:



- Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem. çünkü dudak ile bardak arasındaki mesafe çok
uzundur. O arada başınıza neler gelebileceğini de bilemem!

Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri kralın adamlarından biri girmiş. Bir yaban domuzunun bahçeye
girdiğini ve asmaları kırıp döktüğünü söylemiş. Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen
dışarı fırlamış. Bahçede domuzun bulunduğu yere koşmuş. Kral ve domuz arasında öldüresiye bir
mücadele başlamış. Sonunda yaban domuzu mızrak gibi dişleriyle, Sisam kralının karnını yarıp ölümüne
sebep olmuş.

Kral bostanda, bardak masada kalmış…
Devamını Oku
Mustafa Cansız Hikayeleri

 

 
Mustafa Cansiz ismi,

Eğer Trabzonlu değilseniz size pek bir şey ifade etmeyecektir. Fakat onun yetistirdiği din profesörü, günümüzün parti lideri Yasar Nuri Öztürk'ü ise bilmeyen yoktur. Trabzon'da bir efsane gibi anlatılan, dini sorulara nükteyle, küfürle cevap vermesiyle meşhur Cansız Hoca, 1990'larda ses kayitlari ortaya çikan ama varlıgı kanıtlanamayan Oflu Hoca'nin aksine gerçek.

Karadeniz fikralarini çagrıstıran dini yorumları da.

Mustafa Cansiz,

1895-1975 yillari arasında yaşadı. Arapca, Farsca, Çagatayca, Rumca bilgisi, koyu CHP'li olması, akademisyenlere taş çıkarır kültürüyle her yönden farklı bir din adamı.

Öğrencisi Prof. Dr. Öztürk'e göre müstesna bir şahsiyet: "Sadece ilim ve irfan birikimiyle değil, büyük zekası, hayranlık veren esprileri, hala yararlandiğımız öngörüleri ve engin insan sevgisiyle müstesnaydı.

İslam adina sergilenen saptırma, uydurma ve yanlışların altını çizer, bunları yaparken övülecek olanı cömertce över, sövülecek olana müstahak olduğu şekilde söverdi. Bana Kursi derdi ve hep şunu tembihlerdi: "Kursi, oğlum layık olandan layık olduğunu, müstahak olandan da müstahak oldugunu esirgemek namussuzluk ve dinsizliktir. Bunu sakın unutma."

Bu sıradışı din aliminin hayatı ölümünden yıllar sonra,Kahramanmaras Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
ögretim görevlisi Mehmet Günaydın tarafından kaleme alındı.


Fikralalaşmış Hikayeleri :


ALT-ÜST


Kadının biri fahişeligi meslek seçer, hayatını bu şekilde geçirir.
Öldüğünde cenaze namazı için camiye getirilip musalla taşına konulur.
imam, kadının cenaze namazını kıldırmak istemez.
Mesele büyür, Trabzon Müftülüğü'ne intikal eder. Müftü telaşlanir.
Cansız Hoca'ya haber verilir. Durum izah edilir.
Olay mahalline vardiginda cenaze namazını kıldırmayan hocayla aralarında
şu diyalog geçer :

- Bu kadinin cenaze namazini niçin kildirmiyorsun?

- Hocam bu kadın hayatında hep fuhuş yapmış. Böyle birisinin cenaze namazı kılınmaz.

- Ulan, üstte yatan pezevenklerin cenaze namazlarini kiliyorsunuz da altta yatanlarinkini niçin kilmiyorsunuz?


EDİSON CENNETE GİRECEK Mİ?

Cansız Hoca'nin bulunduğu bir yerde kimlerin cennete girecegi konusu tartişılıyormuş.
Mollalardan biri Cansız Hoca'ya:

- Hocam, Edison bütün dünyayı aydınlatan buluşu gerçekleştirdi ama yine cehenneme gidecek.

- Sen Edison'un cehenneme gidecegini nereden biliyorsun?

- O bizim Peygamber'e inanmadı. Onun için cennete giremez.

Bunun üzerine Cansız Hoca, cevap verir:
"Bakara suresinin 62. ayetinde söyle der:
Süphesiz iman edenlerle, Yahudiler, Hiristiyanlar ve sabilerden kimler
Allah'a ve ahiret gününe inanip salih ameller islerlerse onlarin ecirleri Allah katindadir.
Onlara korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir de.

Yani, bu ayette Allah insanlara "Allah'a ve ahiret gününe inanıp hayırlı işler yapmaları " şartını getiriyor.
Aynı ayet Maide suresinin 69. ayetinde tekrar edilmektedir.İnananlar, yahûdiler, sâbiiler ve hıristiyanlar(dan) Allah’a ve âhiret gününe inanan ve iyi işler yapanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Sonra büyük alimlerin ekseriyeti iman sahibi oldukları bilinen bir husustur.
Ayrıca Edison'un son nefesinde nasıl gittigini ne biliyorsun?"

Ancak adam ikna olmamiş. illa cehenneme gidecek, diye israr edince Cansız Hoca sinirlenmiş. :
"Allah, senin gibi beş milyon eşşeoğlueşşeği cennete koyacağına bir Edison'u koysun daha karlıdır."


KURAN SAYFALARI

Cansız Hoca'ya yerli yersiz herkes dini sorular soruyormuş.

-Hocam, yeryüzünün her tarafına Kuran sayfaları serilse ve büyük abdest ihtiyacin gelse bu ihtiyacı nerede gidereceksin?

Cansız Hoca çok sinirlenerek şu cevabı vermiş:

-ihtiyaç giderecek yer kalmadığına göre, ağzina siçmaktan başka çare yok.

HOCA ÇIKTI, MANDALAR YESİN

Cansız Hoca, vali ve üst düzey bürokratlarla bir yemeğe katılır.
Hocaların çok yemek yemesiyle ilgili bir fıkra anlatılır:
"Hoca ile manda bostana düşmüş. Görenler, hangisini çıkaralım demişler.
Kimileri mandayı çıkarın o çok yer demiş, kimileri de yok hoca daha fazla yer
onu çıkarın demiş."
Fıkrayı dinleyen Cansız Hoca masadan kalkmış, bir kenara oturup sigarasini yakmış,Masadakilerden biri Cansız Hoca'ya,
"Hocam niçin kalktınız" diye sormus.
Cansiz Hoca su cevabi vermis:
"Hoca çıkti mandalar yesun."

OKUNAN DUA ÖLÜ RUHUNA GİDER Mİ?
İzmirli avukat dava için Trabzon'a gelmis. Sohbet esnasinda, okunan duaların
ölünün ruhuna gidip gitmeyecegi tartişılmış. Avukat, okunan dualarin ölülerin ruhuna
gidecegine inanmıyormuş.
"Seni ancak Cansız Hoca ikna edebilir"demişler.
Hocanin tavla oynadığı kahveye gidilmis.
Adam sorusunu yineleyince, aralarında şu diyalog geçmiş.
- Elbette gider.
- Peki nasıl gider?
- Senin anan, hanimin, kizun var mi?
- Var.
- Nerede oturuyorlar?
- izmir'de.
- Senin anani, avradini, kizuni s...
- (Adam sinirlenerek hocanin üzerine yürümüs) Ne biçim konuşuyorsun sen?
-Niye sinirleniyosun?
Dualarin buradan ahirete gittigine inanmiyorsun da, küfürlerin buradan
izmir'e gittigine niye inaniyorsun?
Devamını Oku
Bekarlara Yemek Tarifleri

Bekar erkekler`in enfes yemekleri: Yemek yapmaya başlayabilmek için öncelikle lavabodan gözümüze kestirdiğimiz malzemeleri topluyoruz. En az kirlilerini seçmeye özen gösteriyoruz.

Ömer Seyfettin bir hikayesinde lokantadaki yemeklerin lezzetini tabak çanağın asla yıkanmadığına bağlamıştı. Böylelikle yemeklerin lezzetleri birbirine karışıyor ve daha güzel oluyorlar. Onun yolunda ilerlemekte bir sakınca görmüyorum.

- Domatesli Biberli Yumurta

Büyükçe bir tavaya yağ domates ve biber koyup radyodan bir türkü ayarlıyoruz. Türkü bitmek üzereyse yumurtaları eklemenin zamanı gelmiş demektir. Yumurtaları kırıp ikinci türküyü dinliyoruz. Pişmiştir herhalde. Ocağın altını kapatıyoruz.

- Domatesli Yumurtalı Biber

Her gün domatesli biberli yumurta yemekten sıkıldığımızda yapabileceğimiz bu enfes Yemek tıpkı biberli yumurtalı domates gibi pişiriliyor.

- Makarna

Bir tencere dolusu sıcak suya makarna poşetini boşaltıp maç izlemeye başlıyoruz. İlk yarının ortalarına doğru kalkıp altını kapatıyoruz. Tencerenin içinden seçtiğimiz makarnayı fayansa fırlatıyoruz. Yapışırsa pişmiş demektir. Devre arasında hala içinde su kaldıysa tencerenin kapağını kapatıp lavabodaki en kirli tabağın üzerine doğru döküyoruz (o zaman hem tabak temizleniyor hem de makarnalar. Ve çatalla da yenebiliyor) Üzerine ketçap sıkıp yiyoruz.

Not: fayansa fırlattığınız makarnayı bir ara oradan alın. Sayıca fazlalaştıklarında bazen hangisini fırlattığınız karışıyor.

- Tuzlu Makarna

Yapılışı aynı makarnaya benziyor. Tek farkı bu kez makarnaları suya atmadan önce tuz koymayı akıl ediyoruz. Öyle daha güzel oluyor.

- Pilav

Pilav aslında basit bir Yemek değil. Aranan kriterler var. Tuzlu yumuşak ve tane tane olması gerekiyor. Sonuncusu kolay. Pirinçleri tek tek pişirdiğinizde tane tane oluyorlar ama uzun sürüyor. Mahâret hepsini bir arada pişirebilmekte; ama çok da sorun etmeyin. Nasıl olsa içine yoğurt koyup bulamaç haline getirdiğimizde hepsi birbirine yapışıyor. Kısaca yağ koyup üzerine pirinç ekliyorsunuz. Sonra da su ve tuz koyup pişiriyorsunuz. Hem bunu süzmeye de gerek yok.

- Patates kızartması

En kolay işlerden biri. Patatesleri soyup parmak gibi kesiyorsunuz ve kızgın yağa atıyorsunuz. Tek yapmanız gereken altını zamanında kapatmanız. Yoksa tencere alev alabiliyor. Bu yüzden sadece TV'de pembe dizi varken yapın. Bir de diğer yemeklerin aksine bunu tencereden yiyemiyoruz. Mutlaka tabağa koymak gerekiyor. Onun dışında çok kolay.

Orta Zorluktaki Yemekler

- Hazır Pizza

Pizzamızı fırınımıza atıp pişmesini bekliyoruz. Daha sonra fırından çıkarıp yanık yerlerini bıçakla kazıyoruz. Dikkat edilmesi gereken tek şey kazırken üzerindeki malzemeleri mutfak tezgahına yapıştırmamak.

- Hazır Köfte

Bu da nispeten zor bir yemek. Bir miktar sıvı yağı teflon tavaya koyup köfteleri içine diziyoruz. Köfteler tavayla aynı renk olmadan altını kapatmak gerekiyor. O yüzden başında beklemek lazım.

Zor Yemekler

- Konserve Turlu

Bir miktar yağ ve salçayı tencereye koyup konservenin içindekileri döküp üzerine su koyuyoruz. Pişmesi çok uzun sürüyor. O sebeple başında beklemiyoruz. Gidip TV izliyoruz. Her seferinde yandıkları için henüz tadına bakamadım ama konservenin üzerindeki resme bakılırsa güzel bir şeye benziyor.

- Tavuk

Yapılışı makarna gibi. Sıcak suyun içine atıyoruz. Arada pişip pişmediğine bakmak için hayvanın kaba etine çatal saplıyoruz. Bu Yemek piştikten bir iki gün sonra üzeri jelibon gibi oluyor. Bu yüzden pişirirken isteğe bağlı olarak bolca toz seker eklenebilir.

Ultra Zor Yemekler

- Kıymalı Bamya

Konserve türlüye benziyor ama içine daha önceden kavrulmuş kıyma konulmalı. Kıyma kavurmak çok zor ve zahmetli bir iş. Bu yüzden makarna pişirmeyi tavsiye ederim.

Püf Noktalar

- Yemekleri daima tencerenin içinden yiyin. Böylelikle tabak kirletmemiş olursunuz.

- Asla sade pilav yapmayın. Domatesli pilav yaptığınızda altını tuttursanız bile renginden anlaşılmaz.

- İlle de soğanlı bir Yemek yapacaksanız, asla soğana dokunmayın. Özellikle rendelediğinizde elleriniz çok kötü kokuyor. Bunun yerine soğana ekmek tahtasıyla beş altı kez vurmayı deneyin. Aynı işi görür.

- Patates kızartacaksanız soyduğunuz patatesleri asla yıkamayın. Kızgın yağa attığınızda çok kötü atlıyorlar.

- Yemekler asla kendi başlarına hareket etmezler. Şayet gecen ay yaptığınız tavuk kendi kendine kımıldamaya başladıysa kurtlanmış demektir. Sakın yemeyin.

- Sebzeleri pişirdikçe vitamin değerleri düşer. Mümkün olduğunca çiğ tüketin.

- Karpuz tabağa koyulmaması gereken bir meyvedir. İkiye ayırıp ortasından kaşıkla yiyebilirsiniz.

- Tencere kapağı en mükemmel tabaktır.

- Buzdolabının sebzelik olarak adlandırılan kısmı yemeyi düşünmediğiniz şeylerin saklanması için idealdir. Bu bölüme konan şeyler nasıl olsa bir süre sonra unutulur. Sebzeliğin kapağını sıkı kapatırsanız çürüyen şeylerin kokusu dolaba daha az yayılır.

- Spagetti paketini açmak için paketi ortasından sıkıca kavrayın ve altını tüm gücünüzle fayansa vurun. Paketin üst tarafı yırtılacaktır. Belki bu işlem sırasında makarna un ufak olabilir ama risk almaya değer. Özellikle misafirlerin yanında yaparsanız, bu size çok maço bir hava verir.

- Sağda solda kulağıma çalınıyordu. Mutfak robotu denen birey varmış. Birden içimi bir heyecan kapladı. Ulan madem bu işin robotu var ben niye koşturuyorum yıllardır diye sinirlendim. Hemen gidip aldım bir tane. Eve gelip kutusundan çıkardığımda itiraf etmeliyim ki hayal kırıklığına uğradım biraz. Ben açıkçası 3po gibi birey bekliyorum, bu bildiğimiz tencerenin plastiği. İçinde de vantilatör gibi birey var. Bununla birlikte bir ton plastik zımbırtı daha çıktı içinden ama bir işe yarayacaklarını sanmıyorum. Neyse fişini taktım denemek için bir tane soğan attım içine. Bakalım ne yapacak diye bekledim. Kabuklarını bile soyamadı eşoglueşek. Paramparça etti bıraktı. Sinirlendim attım bir kenara yazdan beri duruyor orda. Bir ara yıkayıp o vantilatör gibi olan şeyi bilgisayarıma takmayı düşünüyorum. Belki fan olarak iş görür. Onun dışında tamamen para tuzağı. İlerde çıkarsa mutfak androidi almayı düşünüyorum.

Devamını Oku
Kim Masum
Adamın biri New York, Central Park'ta yürüyüş yaparken, aniden kuduz
bir* *köpeğinin küçük bir kıza saldırdığını görür.
Koşar ve köpekle boğuşmaya başlar. Hayli uzun bir uğraştan sonra üzeri
yara bere içinde kaldığı halde köpeği öldürür. Ama küçük kızın da
hayatını kurtarmıştır. Son anda bu sahneyi gören polis nefes nefese olay
yerine* * koşar ve adamın yanına gelir.
Sarılıp teşekkür etikten sonra 'Sen' der 'bir kahramansın, yarın
bütün gazeteler seni yazacaklar. Ve göreceksin başlık da şöyle olacak;
Cesur New York'lu küçük kızın hayatını kurtardı.'
Adam 'Ama ben New York'lu değilim!' der. Polis 'Fark etmez, bu durumda* * gazeteler
şunu yazacaklar;
Cesur Amerikalı küçük kızın hayatını kurtardı'* * cevabını verir.
'Ama ben Amerikalı da değilim' der adam artık şaşırarak. Polis 'Ya, o
halde nerelisin?' diye sorunca adam cevap verir; 'Ben Iraklıyım!'
Polis adama başka bir şey söylemez. Ama adam ertesi gün gazeteleri aldığında
şöyle bir başlıkla karşılaşır;
'Radikal İslamcı, masum Amerikan köpeğini öldürdü.'
Devamını Oku
Kabağın Sahibi

 

 

--



Vaktiyle bir derviş, nefs ile mücadelenin sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gerekmektedir. Saç, kala, bıyık v.s Derviş usule uygun hareket eder ve soluğu berberde alır.


- Vur ustayı berber efendi.. der.


Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar.Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır ki daha sol tarafa geçmeden, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı içeri girer. Doğruca dervişin yanına gelir ve başının kazınmış olan kısmına okkalı bir tokat atarak;


- Kalk bakalım kabak, kalk da traşımızı olalım diye kükrer.

Dervişlik bu, "sövene dilsiz, vurana elsiz" olmak gerek... Kaideyi bozmaz derviş, ses çıkarmaz, usulca yerinden kalkar.


Berber mahcuptur ancak korkudan ses çıkaramaz.


Kabadayı koltuğa oturur, berber traşa başlar.


Fakat küstah kabadayı traş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder "Kabak aşağı, kabak yukarı"...


Nihayet traş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanan bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır.


Derken iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.


Berber ise şaşkın bir kabadayıya bir dervişe bakar. Gayri ihtiyari;

- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi? der.


Derviş, mahzun ve düşünceli...


- Vallahi gücenmedim ona, hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, _kabağın bir sahibi var_, O gücenmiş olmalı...

 

Devamını Oku
Kartalın yeniden Doğuşu
Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşlarındayken çok ciddi ve zor bir kararı vermek zorundadır. Kartalın yaşı 40'a dayandığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzunlaşır ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartalın burada iki seçimden birisini yapması gerekir. Ya ölümü seçecektir ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir. Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde yuvasında kalır.

Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır.

Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.

Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız.

Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız.

Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlardan tam olarak yararlanabiliriz.
Devamını Oku
Mc Donaldsa İş Başvurusu

ilginç bir iş başvurusu olduğuda söylenebilir..

aynen aktarıyorum..
bir fast food şirketinin danışmanlığını yapan insan kaynakları şirketine gelen gerçek bir iş başvurusu
inanıp inanmamak size kalmış...

1. adınız soyadınız:
- herve jancqueur

2. yaşınız:- 28

3. şirketimizdeki hangi pozisyon için basvuruyorsunuz?
- mümkünse yatay bir pozisyon için. eğer daha ciddi bir cevap
istiyorsaniz, ne iş olsa yaparım. şart öne sürebilecek durumda olsaydım, burada olmazdım.

4. düsündügünüz ücret:
- yıllık 800 bin frank maaş artı şirketin yüzde 3 hissesi.
eğer bu mümkün değilse, siz bir ücret önerin, ben size evet yahut
hayır diyeyim.

5. eğitiminiz:
- var!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

6. son işiniz:
- sadist bir şefin deneme tahtası olmak.

7. son ücretiniz:
- hak ettiğimin çok altında.

8. önemli başarılarınız:
- arakladığım kalemlerden muhteşem bir koleksiyonum var; evde
sergiliyorum.

9. işten ayrılma sebebiniz:
- bak soru 6.

10. size ulaşabileceğimiz saatler:
- fark etmez.

11. çalışmak istediğiniz saatler:
- pazartesi, salı ve perşembe 13.00-15.00 arası.

12. öne çıkan özellikleriniz var mı?
- olduğunu söyleyenler var. ama bunu bir fast-food'da değil de, daha
romantik bir yerde konuşsak.

13. şimdiki işvereninizle görüşebilir miyiz?
- işverenim olsa burada olmazdım dedim ya.

14. fizik durumunuz 20 kilogramdan fazla taşımanıza engel mi?
- belli olmaz, ne taşıdığıma bağlı.

15. otomobiliniz var mı?
- evet, ama soru yanlış sorulmuş. "çalışır durumda bir otomobiliniz
var mı?" diye sorsaydınız, cevabım farklı olurdu.

16. daha önce bir yarışma veya bir madalya kazandınız mı?
- madalyam yok ama lotoda iki kere 3 tutturdum.

17. sigara içiyor musunuz?
- otlanacak bir enayi bulabilirsem.

18. beş yıl sonra ne yapmayı hayal ediyorsunuz?
- bana tapan, zengin bir top modelle bahama adaları'nda yaşamayı. bir
yolunu biliyorsanız bunu beş yıl beklemeden de yapabilirim.

19. yukarıdaki bilgilerin doğruluğunu taahhüt ediyor musunuz?
- hayır, ama sıkıyorsa aksini iddia edin.

20. sizi bu başvuruyu yapmaya iten gerçek sebep nedir?
- birbiriyle tutarsız iki cevabım var:
* insan sevgisi, hümanizm ve tüketicilerin iyi beslenmesine katkıda
bulunma arzum.
* gırtlağıma kadar borca batmış olmam...

sonuç: herve jancqueur işe alındı...

Devamını Oku
Bimde Eski Sevgiliyi Görmek

 

 









son patitoyu da attım ağzıma ve bim'e doğru yola çıktım. zaten iki adım ötesi bim. annemin terliklerini giyip çıkayım lan dedim, kim iki saat
şimdi bağcık bağlayacak. ama olgun bir erkek insanda eğreti duran şeylerin başında anne terliği geliyormuş canlar ben bunu anladım.

bim her zamanki gibi sakindi. klima çalışıyor ama soğutmuyordu. nasıl bir klima lan bu diyerek incelemeye başladım. ama görevli beni balici sandı,
çünkü ayaklarımda da acayip terlikler altımda çamaşır suyu sıçrayıp da rengi atmış bir pijamayla pek de güzel bir gaspçı havası veriyordum.

"abi bu klima üflemiyor galiba" dedim. ama cevap vermedi, işine döndü. bende doğruca patitoların olduğu yere gittim. aman allahım bu ne güzellik. bissürü patito yan yana. gel de alma. hemen iki paket aldım. zaten sudan ucuz. bir de le porta almak lazımdı. gittim onu da aldım.

tam arkamı dönüp gidecekken tanıdık bir ses duydum. pek bir tanıdık. sanki bir zamanlar kulağıma "aşkım" diye yankılanan bir ses şimdi "süt de alalım. dost süt olsun" diyordu. bir zamanlar kulağıma "seni seviyorum"
diye yankılanan bir ses şimdi "yok muratbey kaşar alalım o daha ucuz" diyordu. yavaşça arkamı döndüm. patitolar ve le porta elimden yere düştü.
evet, eski sevgilimdi bu.

bir zamanlar sevdiğim kadındı. bir zamanlar elele tutuşarak mal gibi gezdiğimiz kadın. şimdi nişanlısıyla bim'e gelmiş alışveriş yapıyordu. bir zamanlar aşık olduğum kadındı bu. ve alışveriş arabasında le cola, blume, dost süt, dost peynir, muratbey kaşarları gibi birsürü ürün vardı. evet
bir zamanlar uğruna canımı verebileceğim kadındı bu.

ben şaşkınlıktan elimdekileri yere düşürünce bunlar birden irkildi ve hemen arkasını döndü. ben, beni görmesinler diye hızlıca aşağıya eğildim
ama lanet olası bim'de raf diye bir şey yok ki. tansaş olsa arkadaki adam seni göremez ama raf yerine kolilerde ürün sergileyen bim sayesinde
saklanamadım.

peki size sorarım. siz arkanızı döndüğünüzde, devekuşu gibi saklandığını sanan ama ayağında ufak numara anne terlikleriyle sıçar gibi çömelmiş ve kıç çatalı gözüken bir adam görseniz ne yaparsanız? işte onlar da öyle yaptılar. bastılar kahkahayı. yavaş ve gurur yıkılmışça ayağa kalktım. le portam manzunca yerden bana bakıyordu. ben gibi yıkılmış, öylece yatıyordu.

gözlerine baktım. le portanın değil lan, eski sevgilimin. ban baktı, mahzun bir bakış görmek isterdim ama alay ediyordu resmen. ayaklarıma
bakıyordu. anne terliği giymiş, parmakları ucundan çıkmış bir ayak. buydum işte. sen bu adamla bir zamanlar çıkmıştın. şimdiki sevgilin çok iyi
giyinmiş ama bir bak bakayım ona. bim'de bu şıklık? sence de biraz samimiyetsiz değil mi? ben en azından yakışıyorum buraya. içimden geldiği gibiyim.

böyle düşündüm ama sonra hassiktir dedim. adam kapmış kızı, ben de lavuk gibi pijamayla terlikle geziyorum. kim naapsın lan beni. "nasılsın görüşmeyeli?" dedim. "iyiyim" dedi. "ne güzel" dedim. "hıhı" dedi. gittikçe gerginleşiyordu ortam. yeni sevgilisi kıllandı mı acaba diye baktım ama "nasıl olsa bu lavuktan bir zarar gelmez" düşüncesi hasıl
olduğundan zerre sikinde değildim herifin. adam en ucuz kangal sucuğu seçmekle meşguldu.

"niye böyle olduk biz?" der gibi baktım. "ne diyorsun?" der gibi baktı bana. "niye böyle olduk diyorum?" der gibi tekrar baktım. "ne diyorsun anlamıyorum" der gibi tekrar baktı bana. "neyse siktir et" der gibi baktım. siktir etti alışverişe devam etti. bir güle güle demeden.

gözyaşlarımı saklayarak iki poşet patitoyu ve le portamı yerden aldım ve kasaya gittim. bir de blume peçete aldım yüzlük paket, gözyaşlarımı silmek
için. kasadaki görevli yine baliciymişim gibi baktı bana, "paran var mı" der gibi baktı bana, bana bakması artık kimse. al lan paranı der gibi uzattım, para üstü beklemeden çıktım ama sonra hemen geri dönüp şahsiyetsizce aldım paranın üstünü. tam çıkacakken fiş almayı unuttuğum aklıma geldi. dönüp onu da aldım. mina koyim, bir romantizm de yaşayamadık be.

eve giderken serkan geldi yavaşça yanıma. tek dostum, yoldaşım, üzgün olduğumu anlayabilen tek insan.

"abi bir şey diycem. pijamanın kıçında delik var, kıçın gözüküyor, baya bir büyük"

o günden beri evdeyim. bim'e de kapıcıyı yolluyorum.

 

Devamını Oku
U.F.O. Nedir?

 

 

Bu yazıda U.F.O. fenomeninin ne olduğunu inceleyeceğiz. Önce U.F.O. ne demektir ona bakalım. U.F.O. gavurca "Undefined Fucking Objects" kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiştir. Türkçe anlamı ise "Koduğumun Uçan Şeyleri". Türkçesini kısaltırsak "K.U.Ş." Ama Türkçede K.U.Ş. bildiğimiz kuş anlamına geldiğinden ve moda olmadığından biz gavurcasını, yani U.F.O.'yu kullanacağız. UFO adından da anlaşıldığı gibi ne idüğü belirsiz uçan şeyler demektir. Yani bişeyin UFO olabilmesi için once ucması ve ne idüğü belirsiz olması şarttır. Mesela uçaklar UFO değildir, çünkü ne oldukları bellidir. Bülent Ersoy da UFO değildir. Ne idüğü belirsiz olmasına rağmen uçamadığından UFO olamaz. Yani illaki ucacak ve ne olduğu belli olmayacak! Dünyada yapılan UFO ihbarlarının %95'nin kuş sürüsü, balon, uçak, bulut v.s. gibi normal şeylerdir. %5'lik kısım ise muammalarla doludur. Bizi de ilgilendiren iste bu %5lik kısımdır.



TANRILARIN ARABALARI:
UFOcuların kutsal kitaplarından biri. Erik Von Daniken adında bir uyanık tarafından yazılmıştır. Bu kitapta Erik Von Daniken (ona kısaca Erik diyebiliriz) çok eski zamanlardan beri uzaylıların dünyaya geldiğini arkeolojik buluntularla ispat etmeye çalışmaktadır. Mesela Mısırdaki piramitleri uzaylılar yapmıştır. Sadece piramitler değil Cin Seddi, Maya ve Inka şehirleri, And dağlarının tepesindeki devasa resimler, İngilteredeki Stonehenge (Peri Bacaları, Pamukkaledeki Travestiler (bazıları traventen de der), v.s. v.s. Bunların hepsini uzaylılar yapmışlardır. Uzaylıların başka işi gücü olmadığından dünyaya gelip taştan topraktan şeyler yapmaktadırlar. Şimdi Eriğin iddialarını ayrıntılı biçimde inceleyelim:

Piramitlerden Örnekler
Eriğin İddiası: Mısır piramitleri milyonlarca taş bloğun üst üste konmasıyla yapılmışlardır. Bu kadar taşı düzgünce kesip piramit yapmak insanların işi olamaz. Uzaylılar bu taşları laserle kesmişler ve üstüste dizmişlerdir.
Doğrusu: Eğer piramitleri Eriğin iddia ettiği gibi uzaylılar yapmış olsaydı, piramitin inşaati birkaç hafta ancak sürerdi, fakat ortalama 30 yıl sürmıştür. Demek ki uzaylılar çalışmak yerine dötlerini devirip yatmışlardır. Oysa bu taşları binlerce amele çok uzaklarındaki taşocaklarından anaları ağlayarak çıkarmış, yontmuş, taşımış ve üstüste koymuşlardır.

Eriğin İddiası: Piramitlerin taban alanının yüksekliğiyle toplamının 120.000.000'la çarpımı dünyanın güneşle olan uzaklığını vermektedir. Bunu o zamanın adamları nereden bilecek? Bunu ancak uzaylılar bilir.
Doğrusu: Ulaşmak istediğiniz bir sayıya çeşitli denklemler kullanarak ulaşabilirsiniz. Mesela Bülent Mersoyun'un dötünün yarıçapının karesinin memelerinin yüksekliğine bölümünün 100.000.000'la çarpımı da dünyayla güneş arasındaki mesafeyi verir. Bülent'in dötünü de mi uzaylılar yapti?

Eriğin Iddiası: Maya, Aztek, İnka gibi eski Amerikan medeniyetlerini uzaylılar kurmuşlardır. Onların da binaları piramit şeklindedir. Sirius yıldızını da biliyorlardı. Bunlar çok mükemmel takvimler yapmışlardı. Ve muazzam bir medeniyet kurmuşlardı. Uzaylılar yardım etmese NAH yaparlardı.
Doğrusu: Uzaylılarda piramit saplantısı var herhalde. O piramitlerde rahipleri tanrılara binlerce insanı kurban ediyolardı. Sirius yıldızını tabii biliyorlardi, çünkü göğe bakan herkes bilebilir (Sirius nedense UFOcuların en sevdiği yıldizdır, nerden öğrendilerse). Tarım toplumu olduklarından iyi bir takvim geliştirmişlerdi. Eski Amerikan medeniyetleri çok gelişmiş oldukları halde tekerleği bilmiyorladı. Demek ki uzaylılar da bilmiyordu. Ama uzay gemileri tekerlek şeklinde. Allah Allah!

Erigin İddiasi: And dağlarının tepesinde bulunan Nazka'daki devasa kertenkele, kuş, yılan resimleri uzaylıların yollarını bulabilmeleri için yapılmış şekillerdir. Bunlar yerden bakıldığında hiçbir anlamı yoktur. Bunların tadına varmak için havadan bakmak lazımdır. İnsanlar böyle şeyleri niye yapsınlar ki, böyle salak şeyleri ancak uzaylılar yapar.
Dogrusu: Uzaylıların radarı falan yok herhalde. Koskoca uzayda nasıl dolaşıyorlar da, dünyada kayboluyorlar. Bu resimlerin niye yapıldığını arkeologlar hala araştırıyorlar. Bulana bizden bir adet kesmeşeker.

Eriğin İddiası: Mağaralardaki ve tapınaklardaki astronot ve uzay gemisi resimleri ilkel insanların uzaylıları gördüğünün en kesin kanıtıdır.
Dogrusu: Bu resimler her anlama gelebilecek resimlerdir. Mesela mağara duvarındaki kocakafalı adam resmi astrontu temsil etmektedir. Buna sebep çizenin beceriksizliği degil uzaylılarin dünyaya gelmeleridir. Yine tapınaklardaki kargacık-burgacık adam resimleri de uzay gemisine binmiş uzaylı resimleridir. Resimlere dikkatli bakınca adamın uzay gemisine değil tombul bir hatuna binmiş olduğu gorülür.

Eriğin İddiasi: İnsanları uzaylılar imal etmişlerdir. Uzaylılar maymunları genetik işlemlerden geçirerek insan haline getirmişlerdir. İnsanlar aslında uzaydan gelenlerin torunlarıdır. İnsanlar gerizekalı yaratıklarken onların genlerini değiştirerek evrimlerini hızlandırmış ve modern insanı yaratmışlardır.İnsanlar uzaylılar gelmeden önce kendi kendilerine evrim geçirip bu hale gelmişlerdir. Cennet uzayda bir gezegendir. Adem ve Havva aslında uzaylıdır. Sirius yıldızının bir gezegeninde yaşayan atalarımız bu gezegenin yok olmasi üzerine bu dünyaya gelmişler ve kendilerini dünyanın şartlarına uydurmuşlardır.
Dogrusu: Erik, bu mevzuuda tam anlamıyla sıçmıştır. Yukarıda görülen ve birbiriyle anormal şekilde çelişen bu fikirlerin hepsi Eriğin iddialarıdır. Uzaylılar insan yaratmak için maymun yerine sığırları seçselerdi acaba neye benzeyecektik. Niye elin gezegeninde insanı yaratıyorlar? Başka işleri mi yok? insanların nasıl yaşadığından onlara ne? Madem geliyolar o zaman neden piramit gibi hiç bir işe yaramayan şeyler yapıyorlar? Nil taşınca bir sürü insan ölüyor. Piramit yapacağına, o taşlarla set, baraj falan yapsalar ya. Böyle şeyler yapmazlar, niye? Çünkü evrensel kanunlara (?!) göre gezegenlerdeki medeniyete müdahale etmek yasak. Madem yasak ne diye gelip piramit, kuş resmi, heykel falan yapıyorlar? Neden insanların genleriyle oynuyorlar? Hade ulen!!!

 

Devamını Oku
Kanadada Bir Türk

 

 
Sevgili Günlük
12 Ağustos Kanada'daki yeni evime taşındım. Çok heyecanlıyım. Burası çok güzel. Dağların manzarası muhteşem. Onların karlarla kaplı halini görebilmek için sabrımı zorluyorum.
14 Ekim Kanada dünyanın en güzel yeri. Yapraklar kırmızı ve turuncunun tonlarına dönmeye başladı. Bir atla kır gezintisi yaptım ve bir kaç geyik gördüm. Çok güzeldiler. Muhtemelen yeryüzündeki en harika hayvanlar. Burası cennet olmalı. Burayı çok seviyorum.
11 Kasım Geyik avlama sezonu kısa bir süre sonra başliyor. Böyle harika hayvanları öldürmeyi nasıl olurda isterler anlamıyorum. Umarım yakında kar yağışı başlar. Burayı seviyorum.

2 Aralık Dün gece kar yagdı. Her yerin beyaz bir örtü ile kaplanışını seyretmek için gece kalktım. Tıpkı karpostal gibi. Disarı ciktik merdivenlerdeki ve garajın önündeki karları kürekle temizledik. Kartopu oynadik (ben kazandım). Kar temizleme makinası (belediye'nin) gelince, garajın onundeki karları tekrar temizlemek zorunda kaldık. Harika bir yer. Kanada'yi seviyorum .
12 AralikDun gece biraz daha kar yagdi. Kar temizleme makinası ile garajın onundeki karları tekrar temizledik. Burayı seviyorum.
19 AralıkDün gece biraz daha kar yağdı. İşe gitmek için garajdan çıkamadim. Burası çok güzel bir yer fakat kürekle kar temizlemekten yoruldum. Kar temizleme makinesina Lanet olsun!
22 AralıkBu beyaz boktan dün gece biraz daha yağdı. Kürekle kar atmaktan ellerim su topladı ve belim ağrımaya başladı. Kar temizleme makinasinin ben garajın önünü kürekle temizleyene kadar yolun köşesinde gizlendiğini düşünüyorum Pezev...in.
25 Aralik S...kttigimin yılbaşısı. Yine yağdı. Eğer kar temizleme makinasını kullanan pez..gi bir elime geçirirsem yemin ederim o pu.çocuğunu gebertecem.Yollardaki lanet buzlari eritmek için neden daha fazla tuz kullanmadıklarını anlamıyorum.
27 AralıkAllahın belası dün gece yine yağdı.Kar temizleme makinasinin en son gelişinden beri 3 gündür karları kürekle atamadiğim için eve hapsoldum. Hiç bir yere gidemiyorum. Hava durumunu sunan spiker bu gece 25 santim daha yağacagını söyledi. 25 cm karın kaç kürek edeceğini biliyormusun?
28 AralikKuşbeyinli spiker yanılmış.83cm daha yağdı.Bu gidişle karlar yazdan önce erimez. Kar temizleme aracı kara saplandı ve hıyar oğlu hıyar sürücü benden küreğimi ödünç istedi. Karları temizlerken tam altı kürek kırdığımı ve sonuncusunu da onun kalın kafasinda kırmaktan zevk duyacağımı söyledim.

4 OcakNihayet evden çıkabildim. Markete gittim ve yiyecek aldım. Dönüşte lanet geyiğin biri arabamın önüne atladı. Arabamda yaklaşık 3000 dolarlık hasar var. Bu hayvanların hepsini gebertmek lazım. Lanet yaratıklar her yerde varlar. Umarim avcılar hepsinin kökünü kurutur.
3 Mayıs Arabayı şehirde bir tamirciye götürdüm. Yollara dökülen baş belası tuzlar yüzünden arabamın kaportasi çürümüş.

10 Mayis Türkiye'ye kesin dönüş yaptım ve Antalya'ya bir daha ayrılmamak üzere yerleştim. S...eyim Kanada'yı da karı da geyikleri de...

 

Devamını Oku